Erezyon ve Doğal Dengeye Etkileri yazısına puan ver :
1 Puan2 Puan3 Puan4 Puan5 Puan6 Puan7 Puan8 Puan9 Puan10 Puan | 10,00 / 10 | 2 kisi / 20 puan verdi.
Loading ... Loading ...
Bu siteyi beğendinmi?

Erezyon ve Doğal Dengeye Etkileri
Erozyon, “canlı toprağın aşınmasını ve taşınmasını önleyen bitki örtüsünün, insanların veya tabiat koşullarının etkisi ile bozulması ve yok olması sonucu, koruyucu örtüden yoksun kalan toprak materyalinin, insan faaliyetlerinin veya tabiat koşullarının etkisi ile parçalanması ve bulunduğu yerden başka bir yere taşınması ve yığılması olgusudur. Bu olgu, toprağın canlı bölümünün denizlere ve barajlara sürüklenerek, insanların istifadesinden çıkması suretiyle, kara parçalarının önce çoraklaşması ve sonuçta çölleşmesi kaçınılmaz sonucunu yaratmaktadır. Doğal bitki örtüsünden arındırılmış ormanlık yerlerde ise, yaprak ve dal faydalanması nedeniyle humus tabakası olmayan topraklar üzerinde erozyon son derece şiddetli seyretmektedir.

Erozyon doğanın yanlış kullanılması sonucu ortaya çıkan bir olgudur. Yanlış kullanım sonucu doğal denge bozulmakta, böyle olunca da doğal dengenin vazgeçilmez öğelerinden olan su ve rüzgar, arazi eğimini ve dereleri kullanarak yıkıcı bir güç konumuna gelmektedir. Bu kez savaş, varlığına her zaman gereksinme duyulan doğal olaylara karşı verilmektedir.
Erozyon, tabiatın normal süreci içinde meydana geliyorsa normal erozyon; insanın tabiattaki toprak, su ve bitki arasındaki dengeyi bozucu nitelikteki müdahaleleri sonucu meydana geliyorsa hızlandırılmış erozyon adını almaktadır. Normal erozyon, genellikle insan müdahalesi olmayan yerlerde görülür ve çok yavaş olarak gelişir. Meraların aşırı derecede otlatılması, ormanların tahrip edilmesi ile daha az korunan toprak, su ile kolayca taşınabilmektedir ve erozyon hızlanmaktadır.

Yapıcı Unsurlara Göre Erozyonun Çeşitleri
Özellikle ülkemizde tahribatı büyük boyutlara ulaşan su erozyonu, erozyon çeşitleri içerisinde en önemlisidir. Su erozyonundan sonra diğer erozyon çeşitleri önem sırasına göre; rüzgar, çığlar, heyelanlar ve buzullar olarak sıralanır. Çığ zaman zaman can ve mal kayıplarına neden oluyorsa da su erozyonu afeti karşısında ikinci planda kalmaktadır.

A) Su Erozyonu
Su erozyonu, diğer erozyon çeşitleri içerisinde en yaygın ve en etkili olanıdır. Bunun için, toprak erozyonu denildiğinde akla su erozyonu gelmektedir. Türkiye topraklarının % 86′sında erozyon vardır. Böylece su erozyonunun etkilediği alan 66.9 milyon hektarı bulmaktadır. Yurdumuzdaki önemli can ve mal kayıpları su erozyonu sonucu meydana gelmektedir.

B) Çığlar
Çığ, pürüzsüzlüğü olmayan eğimi yüksek kayalık ve otlu satıhlara düşen aşırı kar yağışlarının kaygan satıhtan kopması ile aşağı kısımlara doğru hızını ve miktarını arttırarak meydana gelen bir kar kitlesi akımı olayıdır. Bu kar kitlesi önüne gelen insanların ölümüne neden olabildiği gibi ev, ahır, sanayi tesisi v.b. gibi yerlere zarar vererek kara ve demiryollarını kapatabilmekte günlerce trafiği aksatabilmekte ve sportif amaçlı gezilerde insan ölümlerine neden olmaktadır. Türkiye’de yalnız 1985 yılından bugüne kadar 233 çığ olayı tespit edilmiş ve bu süre içinde 604 kişi hayatını kaybetmiştir

Türkiye’nin aşırı derecede ormansızlaşmış, yükseltisi yurdun diğer kısımlarına oranla daha fazla ve yağışların genel olarak % 45′ den sonraki meyilde kar şeklinde düştüğü Kuzey- Kuzeydoğu ve Doğu Anadolu’da çığ olaylarına sıkça rastlanmaktadır, can ve mal kayıplarına neden olduğu gibi yerleşim yerlerini, yolları, turistik tesisleri ve devlet yatırımlarını tehdit etmektedir.

C) Rüzgar Erozyonu
Rüzgar erozyonu sonucu verimli toprakların kaybı, buharlaşmanın hızlanmasıyla toprak nemliliğinin azalması, bitki büyümesinin yavaşlaması ulaşımın aksaması ve verimin düşmesi olumsuzluklarını ortaya çıkarmaktadır. Taşınan kum ve verimsiz toprak, üretken tarım topraklarını kaplayarak, tarım yapılamaz hale getirmektedir.

Mevcut Durum
Türkiye jeomorfolojik yapısı itibariyle engebeli bir ülkedir. Nitekim ülkemizin toplam alanının % 46′sını % 40′dan fazla eğime ve % 80′den fazlasını da % 15′den fazla eğime sahip sahalar teşkil etmektedir. İklim yarı kurak, yağışlar düzensiz ve şiddetli sağanak şeklindedir. Bütün bu olumsuz faktörlerin yanında, toprağı normal yapısı ile koruması gereken ormanlar, yangın ve kaçak kesim sonucu koruyucu vasfını büyük ölçüde yitirmiş, meralarda aşırı otlatma ve tarla açmaları ile korumasız hale gelmiştir.

Erozyon bütün Dünya’ da değişik şekil ve şiddette meydana gelmekte ise de yurdumuzda özellikle daha yaygın ve hızlı seyretmekte ve hemen hemen her çeşidi bulunmaktadır. Yüzeysel erozyon, oyuntu erozyonu, arazi kaymaları, rüzgar erozyonu ve çığlar bunların başlıcalarıdır.

Buna karşın Türkiye’de, erozyonla savaş çalışmaları ne yasal, ne teknik ve ne de sosyo-ekonomik yönlerden rayına oturmamıştır. Bunun sonucu olarak toprak servetinin kaybı yanında sık sık sel felaketleri meydana gelmektedir.
Örnek olarak 1998′de Batı Karadeniz selinde 30, 1995 İzmir selinde 63, ve yine 1995 Senirkent selinde 74 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, büyük derecede maddi zarar meydana gelmiş.

EROZYONUN ZARARLARI :
Bugün çöller ve çölleşme yarası almış bölgeler, tıpkı kanserli bir hücre gibi, sinsice yayılma eğilimdedir. Günümüzde de gelişmekte olan 100 Ülke, çölleşme tehdidi ile karşı karşıyadır. Sorun yer yüzünde 1 milyar insanın yaşamını ve geleceğini tehlikeye sokmaktadır. Dolayısıyla bu ülkeler ve insanlarla ilişkideki diğer ülkeleri ve insanları da tehlikeye sokmaktadır.

“Toprak aşınması” olarak da tanımlanan erozyon ise, bugün dünyada çölleşmenin en önemli nedenidir. Toprağın aşınmasını önleyen bitki örtüsünün yok edilmesi sonucu koruyucu örtüden yoksun kalan toprak, su ve rüzgar etkisiyle aşınıp taşınıyor.

Erozyon olayının temelinde insan unsuru ve onun doğaya, ormanlara ve otlaklara karşı olan olumsuz davranışları yatmaktadır. Dünyamız her yıl 7 milyon hektardan daha fazla, yani yaklaşık İrlanda büyüklüğünde bir alanı erozyonla kaybediyor. Türkiye topraklarını %85’inde orta, şiddetli ve çok şiddetli erozyon hüküm sürmektedir. Bu da 63 milyon hektar genişliğinde bir alan anlamına gelmekte. Son yıllarda hemen hemen her yağıştan sonra görülen sel, taşkın,toprak kayması ve çığ olayları, bu boyutta yaşanan erozyonun bir sonucudur. Bugün erozyon ile kaybettiğimiz topraklar Türkiye‘yi yakın bir gelecekte baştan başa çöle dönüştürecek boyutta. 1992 Rio Dünya Çevre Zirvesi’nde açıklanan veriler göre 2010 yılında,Türkiye’yi topraklarının %85’i çöl olacak. Türkiye’nin toprak kaybının yılda 1 milyar 400 milyon ton olduğu tahmin ediliyor. Oysa bilimsel verilere göre 1 cm toprağın oluşması için 300 ile 1000 yılın geçmesi gerekiyor.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), çölleşmenin dünyadaki yıllık maliyetini 42 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Bu maddi kaybın ötesinde, suluk, göç ve hastalıklar da kaçınılmaz sonuç olarak çıkıyor.
Çölleşme, küresel ısınma ve biyolojik zenginliğin kaybı gibi sorunları da beraberinde getiriyor. Toprağın uygun olmayan yöntemler ile kullanılması, sanayi faaliyetleri, ormansızlaşma, bitki örtüsünün yok edilmesi, bütün kıtalarda çölleşmeye yol açıyor ve bu süreci hızlandırıyor.

Vaktiyle bütün dünyada 8.8 milyar hektar olduğu tahmin edilen ormanların bugün üçte birden fazlası insani nedenlerle yok edildi. Bugün karaların ancak üçte birinin ormanlarla kaplı olduğu belirtiliyor. Dünyamız saatte 3 bin dönüm, dakikada 50 dönüm orman alanını her geçen gün biraz daha artan bir hızla kaybediyor. Bu tahminlere göre dünyamızdan her yıl 22 – 23 milyon hektar orman alanı eksilmekte. Gelecek yüzyılda, gelişmekte olan ülkeler yaşayan insanların yarısından fazlası yakacak odun bulamayacak. UNEP yetkilerince hazırlanmış raporlara göre tropikal ormanların % 80 ‘inin 2000’li yıllarda ortadan kalkacağı tahmin ediliyor.

Bir bölgenin ormanları kesilip, bitki örtüsü tahrip oldukça normal olarak bitki örtüsünün tutacağı , ekosistemin içinde kalıp çevreyi yeşillendirecek, pınarların akmasını sağlayacak olan su, sistemin dışına, denizlere doğru akar. Artan yüzey suyu, beraberin de toprakları da taşır, erozyona neden olur. Bu bir varsayım değildir, bilimsel olarak yıllardır çeşitli, ülkelerde ve bu arada ülkemizde yapılan ölçümlere dayanan bir gerçektir.
Erozyonun zararlarını kısaca ve maddeler halinde belirtecek olursak:

• Erozyonun verdiği en büyük zarar yeniden oluşması için binlerce yıl gecen örtü toprağımızın elden çıkmasıdır.

• Her yıl 4-5 trilyon destek vererek toprağa attığımız suni gübreden daha fazla doğal besin maddesi erozyonla kaybolan topraklar içinde elimizden çıkmaktadır.

• Toprakları erozyonla verimsizleştiren, giderek yok olan tarım arazileri, hızla artan nüfusu besleyemez olmuş ve kırdan kente göç hızlanmıştır. Göçler şüphesiz ekonomide çok ağır yükler ve sıkıntılar yaratmaktadır.

• Kaybettiğimiz topraklarımızın barajlarımızı doldurması ve ömürlerini kısaltmasının milli ekonomimizde yarattığı zararların boyutları çok büyüktür.

• 2000′li yıllarda suyun petrol kadar, belki daha önemli bir meta olacağı kesinleşmiştir. Bitki örtüsü ve toprak olmadan kar ve yağmur sularımızın boşa akıp gitmesi önlenerek rezervlere indirilmesi, depolanması ve su kaynaklarının düzenli ve sürekli beslenmesi mümkün değildir.

• Bitki örtüsünün kalkması erozyona başlıca sebep teşkil ederken toprak kaymaları, taşkınlar, sel ve çığ felaketlerine ve korkunç zararlara yol açmaktadır.

• Toprağın kaybı ile daha yerine koyamadığımız Orman varlığımızın milli ekonomideki yerini değerlendirmek için bir ağacın ömrü boyunca ürettiği fonksiyonel değerleri toplamının odun değerinin 2000 katı olduğunu dikkate almak yeter.

EROZYONUN ETKİLERİ:
A) EROZYONUN BİR ÜLKEYE ETKİSİ :
Erozyon toplumsal sorunların artmasına yol açmaktadır. Yanlış arazi kullanımı, tarım alanlarının verimini azaltmaktadır. Doğduğu ve büyüdüğü yerde geçim şansı ortadan kalkan insanların, kentlere göçmekten başka seçeneği kalmamaktadır. Köyden kente göç ise, alt yapının yetersiz olduğu kentlerdeki ekonomik ve toplumsal sorunları daha da ağırlaştırmaktadır.

Kuşkusuz erozyon direk olarak oluştuğu yerdeki ülkeyi etkiler. Ama tarih kitapları, eski medeniyetlerin savaşlardan battığını yazar, ülkeye azar azar kemiren erozyon ve tarım üretimin düşmesi gibi uzun vadede ülkenin gücünü etkileyen etkenlerden söz etmez. Oysa, arkeolog ve ekologların bir arada çalıştıkları bazı projeler, çevre etkenler uygarlıkların çöküşünde ne kadar çok rol oynayabileceğini göstermektedir.

Bu örneklerden biri, orta Amerika‘nın Yukatan bölgesinde yüzyıllardan sonra birden çöken Maya medeniyetidir. Yeni verilere, göre Maya uygarlığının savaş gibi dış etkenlerden değil; nüfusun on yedi yy boyunca yavaş yavaş artması, tarımın yoğunlaşması, bitki örtüsünün tahribi sonucu toprağın taşına gücünün azalması gibi nedenlerle battığı sanılıyor. M.S. 250 tarihinde büyük bir ekolojik krizle, ülkenin nüfusu onda bire düşmüş.

B) EROZYONUN TARIMA ETKİSİ:
Erozyonun en büyük etkisi tarımadır. Topraktaki erozyon ile verimsizleşen giderek yok olan tarım arazileri, hızla artan nüfusu besleyemez olmuş ve kentlere göçler başlamıştır. Bu yaşanan göçler ülke ekonomisini olumsuz yönden etkilemektedir. Hayvancılığa ve tarıma dayalı ekonomimiz artık bitmiştir. Toprağın verim düşüklüğü ve nüfus artışı sebebiyle sürekli gerilemektedir. Nüfus artışına karşın tarım nüfusu sabit değildir. Her yıl buğday ithali sürekli artış göstermektedir. Artık çiftçinin eğitimininde önemi anlaşılmıştır ve yem bitkilerinin kültürü, çayır, mera ve sağlıklı süt konularında bilgi vermektedirler.

Tarım ve erozyon arasındaki ilişkiyi açıklayan en önemli örneklerden biri, 1950’li yıllarda tarıma açılan Kazakistan stepleridir. Birkaç yıl tarım yapıldıktan sonra, Hazar Denizi’nin kuzeyine rastlayan bu oldukça kurak bölgede, şiddetli erozyon baş gösterdi. Buraları otlak olarak kullanan atalarımız, bu konuda haklıymışlar. Tarım alanları terk edildi ve bu topraklar yeniden otlağa dönüştü. Aynı şekilde, Çin’de de otlaklardan tarıma kazanılan topraklar zorunlu olarak terk edildi. Daha küçük çapta da olsa, buna benzer örnekler Ülkemizde de yaşandı. 1950’de 16 milyon hektar tarım alanı, 1980’de 28,2 milyon hektara ulaştı, 1950’li yıllarda İç Anadolu’da Karapınar, Ürgüp yörelerinde, otlak olarak kalması gereken alanlar, çevredeki bazı çiftçilerin itirazına rağmen, tahıl tarımına açıldı. Birkaç yıl sonra eski otlaklar, o kadar inandırıcı bir çöl görünümünü almıştı. Bu arada, yeni tarım bölgelerinin bir kısmı terk edildi ve ülkenin tarım alanı1983’te 26,6 milyon hektara düşürüldü.

C) EROZYONUN BARAJLARA ETKİSİ
Hayatta kalabilmek için tüm canlıların ihtiyacı olan suda barajlarımızın erozyon sonucu toprağın kaymasıyla dolmakta yakın bir gelecekte yağmur ve kar sularını toplayamaz duruma geleceğiz. Şimdiden barajlarımızın ömrü azalmış milli ekonomimizi tehdit eden bir konuma gelmiştir. Erozyon ile birlikte akarsularla sürüklenen topraklar bir taraftan denizlere ve göllere taşınırken diğer taraftan da baraj göllerinde birikmektedir. Böylece trilyonlarca masraflarla inşa edilen, sulama ve enerji amaçlı bu yapıların ekonomik ömürleri iyice kısaltmaktadır. Küçük bir göl olan Tortum Gölü’ne yılda ortalama 2,5 milyon ton alüvyon (bereketli üst toprak) gelmekte ve her yıl gölün 15-20 metrelik bir bölümü kara haline dönüşmekte. 1936 yılında işletmeye açılan Ankara Çubuk 1 Barajı, bugün neredeyse dolmuş durumda. Fırat Nehri üzerinde havzadan aşağıya doğru Keban, Karakaya ve Atatürk barajları yer alıyor. Bu barajlara Fırat Nehri ile onun küçüklü büyüklü yan kollarından ve yamaç arazilerinden her yağıştan sonra önemli miktarda toprak taşınıyor. Keban’ın işletmeye alındığı 1974 yılından günümüze kadar geçen sürede baraj tabanında en az 693 milyon ton toprak birikmiş olduğu hesap ediliyor.

TÜRKİYE’DE EROZYON
Erozyon, tüm dünyanın en önemli sorunlarından biridir. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) rakamlarına göre, dünya topraklarının %25′i ve 900 milyon insan, erozyondan etkilenmektedir. Yapılan hesaplamalara göre, dünyanın son 20 yılda erozyon yüzünden canlı toprak kaybı 480 milyar tondur. Türkiye de büyük boyutlarda yaşanan erozyondan etkilenmektedir. Türkiye topraklarının yaklaşık %80′inde orta ve şiddetli erozyon yaşanmaktadır. Erozyon yüzünden bir yılda kaybettiğimiz canlı toprağın en az 500 milyon ton olduğu hesaplanmıştır. Bu toprakla birlikte kaybedilen çok kıymetli mineraller ve organik maddelerin 9 milyon ton ve değerinin en az 25 trilyon TL. olduğu bilinmektedir. Eğer önlem alınmazsa 25 yıla varmadan Türkiye topraklarının yüzde 85′ini kaybedecek. Rakamlardan da anlaşıldığı gibi karşı karşıya olduğumuz en büyük tehlike erozyondur.Ülkemizin hızla çölleştiği, Rio’da yapılan Dünya Çevre Zirvesi’nde de doğrulandı. Türkiye’de erozyon Avrupa’dakinin 17 katı, Amerika’dakinin ise 6 katıdır. Acil önlem alınmadığı taktirde, ülkemiz yakın bir gelecekte çöl olacaktır.

Hidrologlar, erozyon miktarını nehrin taşıdığı toprak, kil, kum gibi katı madde miktarını ölçerek kestirirler. Derlenen verilere göre, Fırat Nehri’nin taşıdığı yıllık ortalama katı madde miktarı 73 milyon ton. Erozyon şiddetini değerlendirmek bakımından daha yararlı bir değer elde etmek için bu rakam, Fırat’ın suyunu topladığı alan suyunu topladığı alana, teknik adıyla “havza” ya da “drenaj alanı” nın yüzölçümüne bölünür. Fırat’ın havzası 101 km² başına 727 ton toprak taşınmakta. Ülke çapında ortalama erozyon, gene bu birimlerle 600 ton kadar. Fırat havzasından daha da fazla erozyona , Kızılırmak (929 ton ), Dicle (1085ton) ve Yeşilırmak (1521 ton) havzalarında rastlanıyor. Bilimsel ölçümleri bir yana bırakılsa bile, bu havzaların en şiddetli erozyona uğrayan alanlar olduğunu görmek oldukça kolay: Ülkenin en bulanık, en çamurlu akan nehirleri bunlardır.

Ülkemizde en fazla aşınan ve en fazla taşınan Yeşilırmak havzasında, km² de 1521 ton erozyon, yılda ortalama 0,6 mm. üst tabaka toprağının kaybolmasına tekabül ediyor. Bu da çok şiddetli bir erozyon oranı, çünkü 1 mm üst toprağın oluşması genellikle bir yıldan çok daha fazla zaman alıyor. Erozyon, normal boyutlarında kalsa, her yıl oluşan yeni üst toprak ile aşağı yukarı bir dengede olacaktır. Ama aşınma, toprağın oluşma hızını geçtiği zaman, eko sistemden net bir toprak kaybı oluyor. Yeşilırmak havzası gibi alanlarda bu net toprak kaybının yıllar boyu sürmesi halinde, gelecek kuşaklar için toprağın taşıma gücü azalacak. Bu, sürdürülebilir bir durum değildir Etiyopya ve eski Maya ülkesi gibi toprağın, üzerinde yaşayan insanları besleyemez bir hale gelmesiyle sonuçlanabilecek bir durum. Neyse ki, ülkenin tümü Yeşilırmak havzasının hızıyla aşınmıyor. Türkiye ortalamasının altında erozyon gösteren havzaların arasında Seyhan (563 Ton), Gediz (582 Ton), B. Menderes (519 Ton), Göksu (331 Ton) bulunduruyor. Genelde, bir akarsu havzasında, akarsuyun her kolu üzerinde eğim, bitki örtüsü, arazi kullanımı özellikleri çok farklılıklar gösterebiliyor. Çoğu kez, havzaların üst kısımlarında aşınma ve taşınma olayları, aşağı havzalara kıyasla çok farklı olabiliyor. Aşınma oranı eğimin yüksek, arazinin de çıplak olduğu yerlerde çok yüksek. Toprak aşınması ise, nehrin akış hızına bağlıdır. Bir nehrin aşağı kesimlerinde eğim azalınca nehir yavaşlar ve genişler. Bunun sonucu, taşınan toprağın büyük kısmı nehir yatağında birikir.

Doğal dengesi bozulmamış küçük akarsu havzalarından taşınan toprağın genelde çok az olduğu görülür. Örneğin B. Menderesin kollarından Çine Çayı’nın taşıdığı miktar, havzanın her km²’si başına 103 ton olduğu halde B. Menderes havzası bir bütün olarak ele alındığında taşınan toprak miktarı 519 tondur. Çine Çayı da erozyonu az olmasının sebebi, bu havzanın bitki örtüsü oldukça sağlıklı, doğal toprak – su dengesinin bozulmamış bir alan olmasında yatıyor. Çine Çayı gibi akarsuların normal toprak – su dengesine yakın bir durumda olduğunu kabul edelim. Ülkemizde ortalama aşınma yılda km² başına 600 Ton olduğuna göre, bu karşılaştırmadan şöyle önemli bir sonuç çıkarılıyor: Demek ki ülkemizde, normal aşınma olayına kıyasla en az altı kat oranında erozyon hüküm sürmekte.

Ülkemizde gerçekten tarım yapılabilecek verimli topraklar, düşünülenin aksine, çok kısıtlıdır. 1. sınıf tarım toprakları ülke yüzölçümünün sadece %6,4′ü, 2. sınıf tarım toprakları ise %8,7′sini oluşturmaktadır. Buna karşılık, kişi, müessese ve tüm kamunun sorumsuzlukları sebebiyle bu son derece “değerli” topraklar, üzerinde tarım yapılması gerekirken, sanayi oluşumlarına, yerleşim alanlarına, karayollarına harcanmaktadır. Yalnız Trakya’da, yeni otoyol 8-10 km. kuzeydeki tarıma uygun olmayan araziden geçirilmediği için, yitirilen verimli toprak 50 bin hektardır. Tuğla fabrikaları yılda 20 bin dekar alüvyon toprağı yok etmektedir. Ancak bu söylemden, “ülkemizde sanayi kurulmasın, yerleşim alanları açılmasın ya da karayolu yapılmasın” anlamı çıkartılmamalıdır. A.Ü. Ziraat Fakülkesi’nden Prof. Koray HAKTANIR’ın da belirttiği gibi “Bir otomobil fabrikası başka bir yere kurulabilir, ama basit bir patates tarlası bir daha yaratılamaz. Bu felaketi engelleme amacıyla, büyük mücadeleler sonunda 1989′da çıkarılan “Tarım Alanlarının Amaç Dışı Kullanımının Önlenmesi” yasası, bir yıl bile geçmeden tadile tabi tutularak ve uygulamada “hükümsüz” kılınarak, sulu tarım alanlarına bile tesis yapılabilmesi mümkün kılınmıştır.

Ormansızlaşma, ülkemizin diğer bir felaketidir. Türkiye’de orman sayılan alanlar 20,2 milyon hektardır. Fakat bu alanların %56′sı bozuk ve verimsizdir. Nüfus başına düşen ormanın dünya ortalaması 12 dönüm iken, ülkemizde bu sadece 3,2 dönümdür. On dönümlük orman alanında yıllık hammadde odun oluşumu, Almanya’da 5,6m3, Romanya’da 4,6m3 iken bizde 1,4m3′tür. Türkiye, ormanlarının hem nitelik hem de niceliği bakımından son derece fakir bir ülkedir. Türkiye’nin 1993 yılı odun hammadde tüketimi 33 milyon m3′tür. Aynı yıl devlet ormanlarından 15 milyon m3, kavakçılık sektöründen 4 milyon m3 üretim yapılmış ve ithalatla da 3 milyon m3 sağlanmıştır. Geri kalan 11 milyon m3 devlet ormanlarından kaçak kesimlerden sağlanmıştır. Meraların tahribi olgusu da ülkenin geleceğini karartan bir diğer olgudur. 1935′te 44,3 milyon hektar çayır ve meramız vardı. Bu miktar bugün 21,7 milyon hektara inmiştir. 60 yılda meralarımızın yarısından fazlasını kaybettik. Ve kalan meralarımızın çok büyük çoğunluğu vasıf ve verimliliklerini kaybetmiştir. Bu konuda nedenler çeşitli ama temel neden aynıdır. Hemen tamamı devlete ait olan çayır ve meralarımızın sahibi yoktur ve bakanı koruyanı yoktur. Devletin çayır ve meralarının bugün 2001 yılında 1858 tarihli “Osmanlı Arazi Kanunnamesi” ile, esas itibariyle, yürütüldüğünü ve bu konuda hazırlanmış olan kanunun tam 35 yıldan beri, parlementomuzun genel kuruluna çıkarılmamıştır. Bunu sonucu dünyanın en az hayvan yetiştiren ülkesi Hindistan’dan et ithal ediyoruz. .

Tarımda da durum farklı değildir. Buğday üretimi 1988′de 20,5 milyon tondan 1995′te 15,7 (tahmini rekolte)’ye inmiştir. Bu durum kişi başına buğday üretimimizin 382 kg’dır. 1986 ile 1993 yılları arasında çavdar üretimi kişi başına 6,8 kg’dan 3,9 kg’a, yulaf üretimi 5,8 kg’dan 4,1 kg’a, pirinç üretimi 3,2 kg’dan 2,2 kg’a, ayçiçek üretimi 18,3 kg’dan 13,6kg’a, zeytin üretimi 19,6 kg’dan 9,2 kg’a düşmüştür. Bu yetersizliğin halka yansıyan bölümünü basit bir örnekle gösterebiliriz. İstanbul’da 1990 yılı Şubat ayında ekmeğin bir kilogramı 1250.-TL. iken, bugün 125.000.-TL (100 kat) olmuştur

Erozyonun asıl sebebi, bitki-toprak-su arasındaki dengenin insanlar tarafından bozulmasıdır. Yeşil örtünün yok edilmesi, toprakla su arasındaki barışıklığı bozar ve bu iki can yoldaşını birbirine düşman eder. Bitki-toprak-su dengesini bozmamızın yarattığı çok önemli diğer bir sorun da yakın zamanda açlığa ilaveten susuzlukğa mahkum olacağımızdır. Yıllık kullanılabilir su kapasitesi 110 milyar m3 olan, 200′den fazla kurulu barajı olan Türkiye susuz kalacak. Çünkü bütün barajlarımız büyük bir hızla toprak dolmaktadır. Keban Barajı’nın daha şimdiden üçte biri toprak dolmuştur. 150 yıl çalışmak üzere inşa edilen Sarıyar Barajı’nın 25 metrelik su bacasının sadece 5 metrelik kısmı su üzerindedir ve baraj 10 yıl sonra elektrik üretemeyecektir. ODTÜ’nün yaptığı bir araştırmaya göre, sadece erozyon yüzünden 16 barajımız verimli olmaktan şimdiden çıkmıştır. Seyhan Barajı’nda 20 yıl sonra elektrik üretimi yapılamayacaktır. Çukurova Üniversitesi’nin yaptığı incelemelere göre GAP’taki barajlarımız, beklenenden önce toprakla dolacaktır. Bu duruma hiç şaşırmamak gerektiğini belirtiyorlar. Zira, Fırat Nehri’nin tek başına yılda 110 milyon ton toprak sürüklediği devlet kuruluşlarının tespitidir..

Bu sorunları artıran çok önemli bir problemimiz de hiç şüphesiz, kontrol edemediğiniz nüfus artışımızdır. Türkiye’nin bugünkü nüfusu 62,8 milyondur. Bu nüfus beş yıl sonra 70 milyon ve on beş yıl sonra 100 milyon olacaktır. Ükemizin bugünkü ve mevcut gidiş karşısında gelecekteki kapasitesi, bu nüfusun hiçbir ihtiyacını karşılayabilecek durumda değildir.

Bugün nüfusumuzun %72,5′i kentlerde yaşamaktadır. Oysa daha beş yıl önce bu oran %59,2 idi. Son beş yılda kentlerimizin nüfusu 12 milyon artmıştır. Bu kentsel yığılma, mevcut 4 milyon işsiz hariç, her yıl en az bir milyon kişinin “yeni iş talebi” demektir. Gelişmiş ülkelerde, tarımda çalışanların sanayide çalışanlara oranı sürekli yükselmektedir. Ancak bu azalma, tarımda teknolojinin gelişmesi ve verimliliğin artması, sanayide ise istihdam artışları nedeniyle yavaş ve düzenli olarak gerçekleşmektedir. Ülkemizde ise, köylerden kentlere göç, böyle olumlu bir gelişme sonucu değil, toprak erozyonunun yarattığı yoksulluk, açlık ve susuzluk nedeniyle oluşmaktadır.

Ülkemizde oluşumu açıkça görülen bu olumsuzlukların yaratacağı ciddi sonuçları önlemenin tek yolu, kırsalda çiftçilik ve hayvancılıkla geçinen aileleri, yerlerinde memnun ve mutlu kılacak bir ortam yaratmaktır. Böylece hem tarımsal ve hayvansal ürün ihtiyaçlarımızın kendi imkanlarımızla karşılanması ve hem de kentlerdeki yığılmanın getirdiği pek çok ekonomik, sosyal ve sonuçta siyasal çalkantı ve çöküşün önlenmesi mümkün olabilecektir. Bunun olabilmesi için de, ülkemizin yeşil örtüsünü, ormanımızı, fundalığımızı, çayırımızı, meramızı korumalı ve bu suretle erozyona mani olarak, en kıymetli doğal varlığımız, tarımımızın ve hayvancılığımızın anası olan toprağımıza sahip çıkmalıyız.

Dünyadaki Erozyonun Türkiye İle Karşılaştırılması
Türkiye’deki akarsular ile sadece yüzer halde taşınan malzeme miktarı ortalama olarak yılda 345 milyon tonun üzerindedir. Dünyadaki akarsularda yüzer halde taşınan katı madde miktarı toplam 20 milyar ton düzeyindedir. Türkiye’deki akarsuların taşıdığı yüzer haldeki malzeme miktarı, dünyada taşınan katı madenin 1/50′sine denk düşmektedir.

Ülkenizde 1 kilometrekarelik alandan aşınarak akarsulara karışan ince malzeme miktarı, yılda ortalama yaklaşık 600 tondur: Dünyada ise yılda ortalama 142 tondur.

Ülkemizde birim alandan taşınan katı materyal miktarı; Afrika’dan 22 kat, Avrupa’dan 17 kat ve Kuzey Amerika’dan 6 kat daha fazladır .

Bu rakamlar, ülkemizdeki erozyonun çok şiddetli olduğunu göstermektedir

TÜRKİYE’DE MERA ALANLARI VE SORUNLARI
Türkiye’deki mera alanlarının % 87’si tarıma elverişli olmayan V.,VI. ve VII. Sınıf arazilerdir. Topoğrafik yapı nedeniyle genellikle dağlık olan ülkemizde tarıma elverişli düz araziler oransal olarak fazla değildir. Oldukça meyilli ve yüksek araziler mera olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle meralarımız erozyona karşı hassas yerlerdir. Dolayısıyla meralarımızda aşırı otlatmaya meydan vermeden, düzenli otlatma yapılmasının önemi daha da artmaktadır.
Eski çağlardan beri çeşitli kültürlere beşiklik etmiş Anadolu’da yer yer yoğun olarak tarım ve hayvancılık faaliyetleri yapıldığı bilinmektedir. Bu bölge, Urartu ve Hititler zamanında Anadolu’dan civar ülkelere tarımsal ürün ihraç etmekteydi. Daha sonraki dönemlerde, özellikle Osmanlılar zamanında iç isyanların çıktığı, asayişin kontrol altına alınamadığı devirlerde bir kısım halkın baskılardan kurtulmak için dağlık alanlara gitmesi ile dağınık bir yerleşim şekli ortaya çıkmıştır. Kapalı ekonominin uygulandığı bu kesimlerdeki nüfusun zamanla artması ve buna paralel olarak hayvan sayısının da artışı sonucu meralar üzerindeki aşırı ve düzensiz otlatma başlamış ve gittikçe artan yoğunlukta devam etmiştir. Böylece yıllardan beri devam eden aşırı ve düzensiz otlatma sonucu üzerindeki diri örtüsü büyük ölçüde tahrip olan meralarımız, erozyona maruz sahalar durumuna gelmiştir. Otlatma kapasitesi düşmüş olan bu sahaların yeniden verimli hale getirilmesi ve erozyon kaynağı olmaktan çıkarılması mera ıslahı çalışmalarının ana amacıdır. 1950’li yıllardan itibaren tarıma traktörün girmesi ile özellikle İç Anadolu platolarında bulunan mera alanlarının tarıma dönüştürülmesi hızlanmıştır. Diğer taraftan hayvan sayısındaki artış devam etmiştir. Birim sahada otlayan hayvan sayısı arttıkça meraların tahribi hızlanmıştır. Çünkü, aşırı ve erken otlatma meralardaki ot verim kapasitesini düşürdüğü gibi klimaks ot kompozisyonunu da bozmaktadır. Bu durum ise meraya özgü otların zayıflamasına ve zamanla ortadan kalkmasına neden olmaktadır. Buna karşılık meralarda bulunan ve çoğunluğu yabancı olan dikenli ve acı ot türleri artmaktadır. Nitekim sığırkuyruğu (verbascum sp.), sütleğen (euphorbia), çoban yastığı (acantholimon), deve dikeni (alhagi) ve geven (astragalus) gibi dikenli otlar ortama hakim duruma gelmektedir. Özellikle yarı kurak bölgelerimizdeki subalpin ot kompozisyonu önemli ölçüde bozulmuş ve buralarda yerli otların yerini kurakçıl ve dikenli olan otlar istila etmiştir.

6831 sayılı Orman Kanununun 20, 21 ve 22. Maddelerine göre Orman Bakanlığı’nın sorumluluk alanına giren meralardan 1 milyon hektar saha alınacak önlemlerle yeniden verimli hale getirilebilecek sahalardır.

1935 yılında 44,3 milyon hektar olan meralarımızda otlayan hayvan sayısı 20,3 milyon büyükbaş hayvan birimi (BBHB) iken, 1950 yılında 28 milyon hektar merada, otlayan hayvan sayısı 21 milyon BBHB olmuş, bugün ise 21,7 milyon hektar sahada otlayan hayvan sayısı 27,2 milyon BBHB’ ne ulaşmıştır. Diğer bir anlatımla 1935 yılında 1 BBHB için 2.2 hektar mera sahası düşerken, bugün 1 BBHB için 0.79 hektar mera sahası düşmektedir.

25 Şubat 1998 tarihinde çıkarılan 4342 Sayılı Mera Kanunu ile mera alanlarının belirlenen kurallara göre kullanılması, sürekli denetiminin sağlanması ve korunması ilkeleri belirlenerek mera alanlarının disiplin altına alınması sağlanmıştır; ancak, mera ıslahı çalışmalarına henüz başlanılamamıştır.

MERA ALANLARININ ISLAH EDİLEREK EROZYONUN ÖNLENMESİ VE HAYVANCILIĞIN GELİŞTİRİLMESİ İÇİN NELER YAPILMALIDIR
Orman içi, orman kenarı ve orman üstü meraların teknik özellikleri, çerçevesinde yaşayan halkın sosyo-ekonomik sorunlarından dolayı diğer meralardan farklı özellikler taşımaktadır. Bu amaçla, mera alanlarından faydalandırılma karşılığı devlete gelir sağlama yaklaşımı ile değil halkın gelir ve kültür düzeyinin yükseltilmesi ile birlikte meraların ıslahı yapılmalıdır.

Yurdumuzda erozyonun önlenmesinde; en ucuz ve etkili metot, meraların rasyonel kullanılmasıdır; çünkü, aşırı hayvan otlatılması ve otlatma mevsimine uyulmaması sonucunda meralarımız erozyonun kaynağı haline gelmiştir.
Bütün dünyada olduğu gibi, hayvansal üretimde ahır hayvancılığı esastır. Bu amaçla; yem bitkileri üretimine ağırlık veren ve hayvancılığı geliştiren halk katılımlı entegre projelerin uygulamaya konması sağlanmalıdır. Mera alanlarındaki otlatma baskısını azaltmak için hayvan ırkları ıslah edilerek azami verim alınması sağlanmalı, ahır hayvancılığı geliştirilmelidir.

Kuruluşlar arası koordinasyonlar sağlanarak ortak projeler üretilmeli, meralardan faydalanan yöre halkının katılımı sağlanmalıdır.

Mera alanlarında otlatma planlamasının önemi örnek çalışmalar ile yöre insanlarına tanıtılmalı bu konuda eğitici çalışmalara ağırlık verilmelidir.

TÜRKİYE’DE EROZYONUN NEDENLERİ
1) Doğal Yapıdan Kaynaklanan Nedenler :

A) İklim
İklimin erozyon üzerine etkisi; yağış, sıcaklık ve rüzgarla olmaktadır. Bunların içerisinde en önemlisi yağış olup, yağışın da şekli, şiddeti, süresi ve rejimi erozyona farklı etkiler yapmaktadır. Diğer taraftan sıcaklık, yağışların çeşidini, toprağın donmasını ve nem içeriğini etkilemek suretiyle detaylı olarak erozyonun şiddetine tesir etmektedir. Bu açıdan Doğu Anadolu Bölgemizde toprağın 50 cm. derinliğe kadar donması ve sıcak havalarda gevşemesi olayı, diğer bölgelerimizde yağmur ve rüzgar, erozyon olayları açısından önemlidir.Ülkemizin dünyadaki konumu nedeniyle özellikle İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde yaz kuraklığı ve yağış azlığı/yetersizliği diğer bölgelere göre daha fazladır. Bu nedenden dolayı, bitki örtüsünün zayıf olduğu bu bölgeler ülkemizin erozyondan en fazla etkilenen bölgeleridir. Çünkü, kurak ve yarı kurak sahaların mevcut ekosistemlerinin bozulması kolay ve hızlı olmakta ve bozulan ekosistemlerinin tekrar eski haline getirilmesi de zor ve pahalı olmaktadır.

B) Topografya
Yamacın eğim ve uzunluğu erozyonda etkili topografık etkenlerdir. Erozyonun şiddeti ve toprağın yüzeysel akışla taşınmasına neden olan faktörlerin başında eğim gelmektedir.

Dünyada kara kütlesinin ortalama yüksekliği 700 m., Avrupa’nın 330 m., Afrika’nın 600 m., Asya’nın 1010 m. olmasına rağmen Türkiye’nin ortalama yüksekliği 1132 m. ‘ye ulaşmaktadır. Yükselti basamakları dikkate alınarak yapılan değerlendirme de 0-500 metre arasındaki alanlar ülkemizin % 17,5′u, 500-1000 metre arasındaki sahalar % 26,6′sını kaplamakta,1000-2000 metre arasındaki alanlar ise % 45,9′ a ulaşmaktadır.

Ülkemiz arazisinin eğimli ve engebeli olması, orman ve ot örtüsünün tahrip edildiği alanlarda doğal dengenin hızla bozulması sonucunu doğurmaktadır. Doğal dengenin bozulması sonucu hızla toprakların aşınması süreci başlamaktadır. Erozyonun şiddetli olarak devam ettiği alanlarda altta bulunan jeolojik yapı yer yer taşlı ve kayalık araziler halinde ortaya çıkmaktadır.

C) Jeolojik ve Toprak Yapısı
Ülkemizin jeolojik ve toprak yapısı; genelde pekişme durumu zayıf, ayrışmaya ve değişmeye karşı fazla direnç göstermeyen taneli, tortul ve volkaniktir. Toprak ile jeolojik yapı arasında sıkı bir ilişki vardır. En fazla aşınmaya uğrayan zeminler Eosen ve Neojen zamanlara ait araziler ile volkanik kül ve tüflerdir. Genelde pekişme durumu zayıf, ayrışmaya ve erozyona karşı fazla direnç göstermeyen gevşek yapılardan oluşan topraklarımız erozyona hassas bir yapıdadır. Bu nedenle, en fazla aşınan ve sellere en fazla malzeme veren kaynaklar kumlu, siltli, çakıllı olan pekişmemiş araziler ile bünyesine su aldığında kısa sürede eriyebilen tuzlu ve alkali maddeler bakımından zengin, milli ve killi depolar olmaktadır.

Ülkemizde, toprak örtüsünün tamamen yok olduğu eğimli alanlarda erozyonun şeklini, şiddet ve seyrini; jeolojik yapıyı oluşturan ana materyalin yapısı, bünye özelliği, yağış sularını tutma ve geçirme kapasitesi gibi fiziksel ve kimyasal özellikleri belirler. Öte yandan, kurak ve sıcak iklim şartları altında Anadolu’nun kapalı havzalarında çökelmiş olan tuzlu, alkali maddeler bakımından zengin killi, marnlı ve jipsli depolarda kimyasal erozyon ön plana geçmiştir.
Ülkemizde, bazı ana kayalar üzerinde oluşan toprak aşınması; kayalık-taşlık alanların ortaya çıkmasına ve dolayısıyla buraların VIII. sınıfa giren araziler haline gelmesine yol açmıştır.

D) Bitki Örtüsü ve Ölü Örtü
Çıplak arazilere oranla bitki örtüsü ile kaplı arazilerde erozyon daha az meydana gelmektedir; çünkü, bitki örtüsü intersepsiyonla toprağa ulaşan yağışın miktarını, şiddetini ve mekanik etkisini azaltır,kökleriyle toprağı sarar ve taşınmasını önler. Orman toprakları ise, suyun akış hızını azaltır ve suyun toprağa sızmasını artırarak erozyonun şiddetini düşürür. Ayrıca; bitki örtüsü, toprak yüzeyinde biriktirdiği ölü örtü ile toprağı yağmura karşı korumaktadır. Özellikle, orman ölü örtüsü, en şiddetli yağışları yüzeysel akıma geçmeden toprak içerisine kolaylıkla geçirebilecek bir infıltrasyon kapasitesine sahiptir.

2) Sosyal ve Ekonomik Nedenler :

A) Ormanların Tahribi
Ülkemiz ormanları, bilinçsiz ve usulsüz faydalanmalar, otlatma, tarla açma ve bilinçsiz endüstrileşme gibi çok değişik kullanım amaçları ile tahrip edilmekte ve antropojen step alanına dönüştürülmektedir. Diğer taraftan bu alanlarımız orman niteliğini kaybettiği gerekçesiyle 1744/2 madde ve 2896/3302-2B gibi yasal düzenlemelerle orman tahdit alanı dışarısına çıkarılmakta ve böylece ormansızlaşma yaratılmaktadır. Mesela 1974-1994 yılları arasında 412:000 hektar alan orman tahdit alanı dışına çıkartılmıştır . Son yıllarda sık sık sel afetlerine uğrayan Bolu ilinin Düzce, Yığılca ve Kaynaşlı yerleşim birimlerinde 1968-1986 yılları arasında bu yasalarla ortaya çıkan orman azalmasının sırasıyla, 3876 ha., 2382 ha. ve 83,9 ha.olduğu saptanmıştır.

Ayrıca, Anadolu köylüsü, orman alanlarının tümünü adeta bir mera alanı gibi görmekte ve herhangi bir izin almaya gerek görmeksizin bu alanlarda gelişigüzel hayvan otlatmacılığını sürdürmektedir. Ancak, orman idaresince gençleştirmeye tefrik edilen sahaların dikenli tel ile koruma altına alınması halinde bu otlatmaya zorda olsa engel olunabilmektedir.

Bu şekilde; devlete ait orman alanlarının ve mera niteliği taşımayan hazine arazilerinin düzensiz ve aşırı otlatma amaçlı kullanılması da Türkiye’deki erozyonun artmasının ana etkenlerinden birini oluşturmaktadır.
Her yıl meydana gelen yüzlerce orman yangını ile de binlerce hektar orman yok olmaktadır. Yüksek eğimli orman alanlarında, ormanın ortadan kalkması sonucunda erozyon hareketleri hızla artmaktadır: Yeşil örtünün bir anda yangınlarla yok olması, sağnak şeklinde yağan ilk yağışlarla birlikte toprak kaybına ve bir çok yerin bir daha yeşil örtü ile kaplanamayacak şekilde elden çıkmasına, sahanın taş ve kayalığa dönüşmesine neden olmaktadır.

B) Tarım Alanlarında Yanlış Arazi Kullanımı
Ülkemizde yetenek sınıflarına göre tarıma uygun olmadığı halde tarım yapılan ve bu şekilde yanlış kullanılan arazinin alanı 6.1 milyon hektarı bulmaktadır.

Yanlış arazi kullanımı, değişik amaçlara yönelik uygulamalarla giderek artmaktadır. I. II.III. ve IV. sınıf arazilerdeki yaklaşık 172 000 hektar arazi yerleşme alanı ve sanayi alanı olarak kullanılmaktadır. Özellikle son 20 yıldan bu yana tarım alanları yerleşim ve ticari tesislerle işgal edilmesi büyük bir ivme kazanmıştır. Bu durum tarımda verimi azaltırken aynı zamanda sel ve taşkınları da artırmıştır.

Diğer taraftan 2634 Sayılı Turizmi Teşvik Kanunu, 2547 Sayılı Yüksek Öğretim Kanunu’na 3711 Sayılı Kanun’la eklenen 18. Madde, 6831 Sayılı Orrrıan Kanununun 17. ve 115. Maddeleri, 2924 Sayılı Orman Köylerinin Kalkındırılması Hakkındaki Kanun ve değişiklikleri ( 3763 ve 4127 Sayılı kanunlar), 3213 Sayılı Maden Kanunu önemli ölçüde orman tahribatına yol açmaktadır .

C) Meralarda Aşırı Otlatma
Verim kapasitesinin çok üzerinde ve düzensiz otlatılan meralarda ot örtüsünün tahrip olması yüzey erozyonunu arttırmaktadır. Mera kapasitesi aşıldığı andan itibaren, meradaki bitki örtüsü ve toprağın yapısı bozularak erozyona elverişli hale gelir. Meralarda, doğru otlatma mevsiminin seçilememesi ve aksine ağır otlatma yapılması, meraların aşırı derecede tahrip edilmesine neden olur. Dolayısıyla erozyonun kaynağı olarak vasfını kaybetmiş meralar büyük önem taşır.

D) Dağınık ve Düzensiz Kırsal Yerleşme
Tabiatı en çok kullanan, en çok bozan ve en çok düzelten insandır. İnsan müdahalesi olmadan meydana gelen erozyona normal erozyon denilmektedir. İnsan; tarımsal, sosyal ve ekonomik ihtiyaçları için bitki örtüsünü kaldırarak, toprağı diğer kullanım şekillerine dönüştürmektedir.

1997 nüfus sayımına göre, yurdumuzda orman içi ve civarı köylerde 7.050 milyon insan yaşamaktadır. Bu köylerin çoğu özellikle dağlık alanlarda birden fazla mahallenin birleşmesinden meydana gelmektedir.Bu köylerin önemli bir bölümünde yeterli ekonomik gelire sahip olmayan fakir insanlar yaşamaktadır. Bu durum, rakımı yüksek dağlık alanlarda ekosistemin bozulmasına ve böylece erozyonun hızlanmasına neden olmaktadır.

YURDUMUZDA EROZYONUN KABUL EDİLEBİLİR SINIRLARA ÇEKİLEBİLMESİ İÇİN YAPILMASI GEREKENLER
Yurdumuzda, aşırı erozyonun nedenlerinden en önemlileri orman ve meraların tahribatıyla ortaya çıkmaktadır. Karşımızda insan bulunmaktadır; bu nedenle, erozyon sorununun havzada yaşayan ve doğal kaynakları yanlış kullanan yöre insanı ile birlikte çözmek gerekmektedir.Bu temel yaklaşımın hayata geçirilmesi için erozyonun havza bazında ele alınması, havzaya hizmet götüren tüm kurum ve kuruluşların halkın katılımı ile hazırladıkları gelir artırıcı faaliyetlerle desteklenen entegre projeler ile uygulama yapmaları gerekmektedir.Bu temel yaklaşım; Orman Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nce halen yürütülen Doğu Anadolu Su Havzası Rehabilitasyon Projesi’nde denenmiş ve çok olumlu sonuçlar alınmıştır.

Bu olumlu tecrübeden hareketle orman rejimine dahil olan veya orman rejimine alınmak üzere tahsis edilen alanlarda erozyon kontrolü tedbirlerini havzada bulunan orman köylerinin kalkındırılması amacıyla köylünün katılımını esas alan bir anlayışla alınmasını öngören 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 58. Maddesi’ni değiştiren kanun teklifi yasalaşmalıdır.
6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 61. Maddesi, sadece orman dışı alanlarda yapılacak ağaçlandırmaları hükme bağlamıştır. Bu alanlarda yapılacak çalışmalar kapsamına erozyon kontrolü çalışmalarının dahil edilmesini, ayrıca yapılmış ve yapılacak barajların su toplama havzalarında ağaçlandırma ve erozyon kontrolü çalışmalarının Orman Bakanlığı’nca yapılabilmesi ve bununla ilgili finansmanın da Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nce sağlanmasını öngören 6831 Sayılı Kanunun 61. Maddesi’ni değiştiren kanun teklifi yasalaşmalıdır.

Katılımcı havza yönetimine gidilmelidir: Sürdürülebilir havza yönetiminde yöre halkının katılımını da sağlayacak projeler üzerinde durulmalı ve program uygulamalarının ana ilkesi olmalıdır. Proje çalışmalarında yöre halkının desteği ve önerileri dikkate alınarak uygulamalar yapılmalı, projenin hazırlanmasından uygulanmasına kadar tüm kararlar halkın katılımı ile gerçekleştirilmeli ve böylece köylümüzün projeye sahiplenmesi sağlanmalıdır. Ülkemizdeki erozyonun boyutları karşısında bu felaketle mücadele için ayrılan kaynakların son derece kısıtlı olduğu göz önüne alınarak, ülkede yaşayan tüm fertlerin bu konuya duyarlı olması gerekmektedir. Bu nedenle, erozyon kontrolü tedbirlerinin alınmasında toprak ve arazi değerlendirme etüdlerinin çok iyi yapılması ve havzada yaşayan halkın çoğunluğunun benimseyeceği metotların uygulanmasına dönük gelir artırıcı faaliyetlerle desteklenen projelere ağırlık verilmelidir.

Parçalanmış ve üretimde etkinliğini yitirmiş arazilerin toplulaştırılmasına hız veren ve bu amaçla hazırlanan Arazi Toplulaştırma Yasası yürürlüğe konulmalıdır.

Önemli sel havzalarında Havza Islahı Grup Müdürlükleri kurulmalıdır.

Toprak erozyonu ve doğurduğu zararlar konusunda halk bilinçli değildir. Erozyonun zararlarının halka anlatılması için her türlü basın organından yararlanılmalı, erozyon konusunda gelecekte bilinçli bir toplum yetiştirilmesi için ilkokuldan itibaren gerekli eğitim verilmelidir.

Sivil toplum örgütlerinin eğitim çabaları desteklenmelidir. Gerçekten son yıllarda , sivil toplum örgütlerinin sayısında bir artış olmuş ve bu konuda halkın bilgilendirilmesinde ve bilinçlendirilmesinde daha fazla gayret sarf edilmiştir.

Yapılan çalışmalarda amaçlanan sonucun alınabilmesi ve alınan ödeneklerin doğru hedeflere kanalize edilebilmesi için faaliyet gösterilecek sahaların yasal statüsünün bilinmesi ile saha seçimindeki önceliklere uyulmalıdır.

Erozyon kontrolü faaliyetlerinde başarılı sonuç alınabilmesi için tesis çalışmalarının tamamlanmasından sonra sahada yapılacak olumsuz müdahalelerin önlenmesine çalışılmalıdır. Bunun için sahanın hayvan otlatılması başta olmak üzere bitki örtüsünü tahrip edici etkenlere karşı korunması da ihmal edilmemelidir. Esas olan ağaçlandırılmış veya erozyon kontrolü tedbirleri alınmış sahaların yöre insanı tarafından korunmasıdır. Bu nedenle, yapılacak her türlü çalışmaya yöre insanının da katkısı sağlanmalı ve sahaların korunmasından da Köy Tüzel Kişiliklerinin desteği alınmalıdır.
Türkiye’de bugüne kadar çığlara karşı bir tedbir alınmamış ve çığ etüdleri de yapılmamıştır. Bu etüdlerin yapılarak uygulamalara süratle geçilmelidir.

Türkiye’de, Toprak Muhafaza Milli Planı katılımcı yaklaşımla hazırlanmalıdır. Bu amaçla kurum ve kuruluşlar vakıf ve personeller bir araya gelerek söz konusu planın uygulanabilirliği tartışılmalı ve kuruluşların erozyon kontrolü çalışma konuları netleştirilmelidir.

Türkiye’de il ve ilçe bazında sel dere havzalarının çalışma önceliği belirlenmelidir ve bu belirlenen öncelikli havzalar için katılımcı havza projeleri hazırlanmalı, uygulamaya konulmalı ve bölgelere göre uygulama model projeleri ortaya konulmalıdır.

Özellikle dağlık havzalarda silvipastoral uygulama projeleri yaygınlaştırılmalıdır.
Mülkiyet sorunlarının çözümlenmesi için Orman kadastrosu çalışmalarının bitirilmesine çalışılmalıdır.

Erezyon, Erezyon ve Doğal Dengeye, Erezyon ve Doğal Dengeye Etkileri, Erezyon ve Doğal Dengeye Etkileri Nelerdir,

Bu yazıda aradığınız konu yoksa soruyu yazın paylaşılsın ve eklensin