Gölge Oyunu Nedir yazısına puan ver :
1 Puan2 Puan3 Puan4 Puan5 Puan6 Puan7 Puan8 Puan9 Puan10 Puan | 8,14 / 10 | 342 kisi / 2.783 puan verdi.
Loading ... Loading ...
Bu siteyi beğendinmi?

Alt Başlıklar

Gölge Oyunu Nedir
Gölge Oyunu Genellikle deriden kesilmiş bir takım insan, hayvan ve eşya tasvirlerinin arkadan ışık verilerek, gölgelerinin gerili beyaz bir perde üzerine düşürülmesiyle oynatılan oyun. Doğu’da ortaya çıkarak yetkinleşen Gölge Oyunu’nun büyüsel -dinsel kökenlerden kaynaklandığı Çin’de 11. yüzyıla uzandığı belirtilmektedir. Çin’de Buddhacı ve Taocu efsaneler ile Çin tarihinden öyküleri işleyen Gölge Oyunu, 13. yüzyılda yer aldığı Hindistan’da hinducu destanları işlemiş, bu yolla da Endonezya Gölge Oyunu üstünde etkili olmuştur. Endoneza’da İslamcı etkiler kazanan Gölge Oyunu, 15. yüzyıldan başlayarak Tayland’da da yer almıştır.

Orta Doğu’da, en eski Gölge Oyunu metinleri Mısır kökenlidir. Gölge Oyunu, 16. yüzyılda, geleneksel Tür tiyatrosuyla birlikte yeniden canlanmıştır. Doğu Asya örneklerine karşıt, Türk Gölge Oyunu olan Karagöz, geleneksel dinsel biçimlerin dışında gelişme gösterdiği kadar, dünyevi ve komik içerikli de olmuş, toplumsal eleştirel çizgiler taşımış; bütün Osmanlı topraklarına, Yunanistan ve Balkanlar’a yayılmıştır. Avrupa’da 17. yüzyıldan başlayarak tanınan Gölge Oyunu, kukla oyununun yaygınlığı karşısında gelişme olanağı bulamamış; ancak Fransa’da “Çin gölgeleri”adı altında, kabare tiyatrosu özellikleri içinde ele alınmıştır. Gölge oyunu, bu geniş yayılma süreci içinde birçok kültür etkinleşmesini kendinde barındırmış; temel özelliği aynı kalmakla birlikte, tasvirler ve oynatma bakımından teknik ayrılıklar gösterdiği kadar, değişik toplumlardaki işlevselliği bakımından da içerikçe ayrı özellikler göstermiştir.

A) GÖLGE OYUNU
A1) “GÖLGE OYUNU” NASIL ORTAYA ÇIKTI ?
TÜRKİYE’YE NASIL GELDİ ?

Gölge oyununun ilkin nerden çıkmış olabileceği konusunda iki ana görüş vardır, birinciye göre gölge oyunu ilk olarak Asya’dan çıkıp Batı’ya doğru yönelmiş ve yayılmıştır. İkinciye göre ise Batı’dan Doğu’ya ve Asya’ya geçmiştir. Asya’nın çok zengin bir gölge oyunu geleneği olduğuna göre ister Hindistan’dan, ister Cava’dan isterse Çin’den çıkmış olsun, gölge oyununun Asya’dan Batı’ya yayıldığı görüşü daha güçlüdür. (Metin And, Dünyada ve Bizde Gölge Oyunu, Ankara 1977 )

İslam ülkelerinde görülen gölge oyununun Cava’dan gelebileceğini kabul edebiliriz. 1300 ile 1750 yılları arasında, Malaya ve Bali dışında Endonezya İslamlığı kabul etmişti. Bundan önce de Arap gezginlerinin Kızıldeniz, Çin kıyılarında dolaştıkları, Güneydoğu Asya kıyılarında küçük yerleşmeler olduğunu biliyoruz. VII. Ve X. yüzyıllarda Arap tacir ve gezginleri İslamlığı buraların yerlilerine kabule zorlamamışlardı. İslamlık daha çok Hintliler yoluyla gelmişti. Bu bakımdan, İslamlık etkisinden önce Arapların bu bölge ile tanışıklığı bulunduğuna göre, bu değinmeden önce Arapların Cava gölge oyununu da öğrenmişlerdir. (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul 1985 )

Doğu ülkelerine özgü bir sanat olduğu anlaşılan gölge oyununun ilk Çin’de çıktığı söylenir. Söylentiye göre, İmparator Wu (hük. M.Ö 140 – 87 ) çok sevdiği karısının ölümü üzerine derin bir üzüntüye kapılır; Şav – Wöng adlı bir Çinli imparatorun üzüntüsünü hafifletmek için, ölen kadının hayalini bir perde arkasından gösterebileceğini söyler; sarayın bir odasına gerdiği bir perdenin üzerine karısına benzeyen bir kadının gölgesini düşürür ve bu gölgeyi ölen kadının hayali olarak imparatora sunar. (M.Ö 121)

Bir başka söylenti ise gölge oyununun IV. Yüzyılda Hint’ten çıktığını, V. Yüzyılda ise Cava’ya geçtiğini söyler. Cava’da Wayang adı verilen ve gerek şekilleri, gerek konuları bugüne değin korunan bu oyunlarda Hint efsanelerinin etkisi açıkça görülmektedir. Cava edebiyatında, evren bir Wang sahnesine, insanlar ve doğa da Wayang tasvirlerine benzetilmiştir. İslam dünyasında bu oyuna hayal -el -zıll ( gölge hayali), zıll -el -hayal (hayal gölgesi), hayal -el -sitare (perde hayali) vb. adları verilmiştir. İslam dünyasında çeşitli kelamcı ve tasavvufçuların eserlerinde hayal sahnesi evrene, insanlar ve tüm varlıklar, perdedeki geçici hayallere benzetilmiş, oyundaki hayaller nasıl perde arkasındaki görülmeyen bir sanatçı tarafından oynatılıyorsa, evrendeki varlıkların da görünmeyen bir yaratıcı tarafından hareket ettirildiği anlatılmıştır. (Cevdet Kudret, Karagöz, Ankara 1968 )

Ayrıca İbni Batuta 1345′te Cava’ya uğramış ve Cava gölge oyununu bir çok bakımlardan Arap ve Türk gölge oyununa benzetmiştir. Her ikisinde de beyaz bir perde vardır, oynatanla perde arasına yağ kandili konulur.

Görüntüler deridendir; Cava kuklasında, kuklalara destek olarak muz dallarından “Gedeborg pisang”, bizdeki Hayal ağacı denen çatal desteklere benzer; tıpkı Karagöz’deki göstermelikler gibi perdenin ortasına yaprak biçiminde bir görüntü konulur. Bunun adı “Gunungan”dır; bu toprak, deniz, hayvan gibi evreni canlandırır;oyundaki görevi bakımından da bizim göstermeliklere benzer. Oyunun başladığına işaret olduğu gibi, kimi zaman dekor yerine de geçmektedir. Gene aynı oyunlarda oynatıcı Dalang, Karagöz’de olduğu gibi, alışılmış basmakalıp sözleri müzikle söyler; Allah’a bir yakarış vardır.

Bunda belirli bir Arap etkisi görülür. Bunu Karagöz muhaveresi gibi bir söyleşme izler, her iki gölge oyununda da görüntüler yandandır.Yalnız Wayang Kedek’te kadın görüntüleri öndendir. (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul 1985 )

Gölge oyununun Türkiye’ye nerden,nasıl ve ne zaman girdiğine gelince, Birçok yazar ve incelemecinin daha sonra çürütülen görüşlerine bakılırsa, gölge oyunu Türkiye’ye Ortaasya’dan İran yoluyla gelmiştir. Ve XVI yüzyıldan çok öncedir. Kimi de Evliya Çelebi’deki hiçbir temeli olmayan söylentiye kanarak bunu Selçuklu çağına uzatmaktadır.Bu incelemecileri yanıltan herşeyden önce “hayal” sözcüğü olmuştur. Orta Asya’daki ipli kukla türü olan “Çadır Hayal”i gölge oyunu sanmışlar, XVI yüzyıldan önce eski metinlerde sık sık rastlanan ve kukla anlamında kullanılan “hayal” sözcüğünün gölge oyununa bir anıştırma olduğunu sanmışlardır. (Metin And, 100 Soruda Türk Tiyatrosu Tarihi, İstanbul 1970 )

XVI. yüzyılda Mısır’dan gelmiş olduğu üzerine kesin bir kanıt vardır. İlk kez profesör Jacob’un ilgimizi çektiği bu kanıt, Arap talihçisi Mehmed bin Ahmed bin İlyas-ül Hanefi’nin “Bedayi-üz-zuhür fi vekaayi-üd-dühur adlı Mısır tarihindedir. Bu eserin birkaç yerinde gölge oyunuyla ilintili yerler vardır. Mesela; Sultan Melik-ün Nasirüddin Muhammed’in gölge oyuncusu Ebul-Şer’in gösterisiyle eğlendiği belirtilmektedir. Bir başka yerde de, yalnız Ramazan’da olmayıp bütün yıl boyunca oynatılan gölge oyununun 9 Zilhicce 924′te yasak edildiği bildirilmiş, bunun gerekçesi olarak Osmanlı askerlerinin bu temsillerden dönen seyircileri soydukları, aralarındaki kız ve erkek çocuklarını kaçırdıkları gösterilmiştir.Bu kaynağın konumuzla ilintili yerine gelince, 1571′de Mısır’ı ele geçiren Yavuz Sultan Selim,Memluk Sultanı II. Tumanbay’ı 15 Nisan 1517′de astırmıştı. Cize’de, Nil üzerinde,Roda Adası’ndaki sarayda bir gölge oyuncusu, Tumanbay’ın Züveyle kapısında asılışını ve iki ipin,iki kez kopuşunu canlandırmış,sultan bu gösteriyi çok beğenmiş, oyuncuya 80altın ve işlemeli kaftan armağan ettikten sonra “İstanbul’a dönerken sen de bizimle gel, bu oyunu oğlum da görsün,eğlensin” demiştir.

Bunu destekleyen başka kanıtlara geçmeden önce Mısır’daki gölge oyununun XVI. yüzıldaki Türk Gölge Oyunuyla ortak noktalarının bulunup bulunmadığını görelim. Mısır’da XI.,XII. Ve XII. yüzyıllarda gölge oyunu bulunduğunu biliyoruz. XIII. yüzyıldan Mehmed bin Danyal bin Yusuf’un yazdığı manzum ve uyaklı nesirle üç gölge oyunu metni bulunmaktadır.

Bunlardan birisinin adı Tayf-ül-hayal’dir. Başı tıpkı Karagöz’de olduğu gibi şarkı,seyircilere teşekkür,Tanrı’ya yakarış ve hükümdar için dua bölümlerini içine alır. Oyunun konusu Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”ni çağrıştırdığı gibi, Karagöz dağarcığının çok tanınmış oyunlarından “Büyük Evlenme”ye de yakınlığı vardır.Oyunun baş kişileri Garib ile Acib’dir.Garib kurnaz, yoksul! Acib ise Allah’a şarabı yarattığı için dua eden, dilencileri isteklendiren bir sözendir. Bunlar tıpkı Karagöz ve Hacivat gibi karşıt kişilerdir.

Mısır gölge oyununda belirli kalıplaşmış kişilere, tiplere pek rastlanmaz. Nitekim XVI. yüzyılda Karagöz ve Hacivat’ın adını duymayız. Böylece, Mısır’dan alınmış olan bu yeni oyuna zamanla Türk yaratıcılığı katılmış; çok renkli, hareketli, özgün bir biçim verilmiş, kesin biçimini aldıktan sonra da Osmanlı İmparatorluğu’nun etki alanı ve çevresinde yayılmıştır. Böylece “Gölge Oyunu” Mısır’a yani geldiği yere bu yeni ve gelişmiş biçimiyle dönüp yerleşmiştir. Nitekim birçok gezgin ,XIX yüzyılda Mısır’daki gölge oyununu anlatırken, bunun Karagöz olduğunu, Mısır’a Türkler tarafından sokulduğunu ve çoğunlukla Türkçe oynatıldığını belirtmişlerdir.

Gölge oyununu en geniş ve ayrıntılı bir biçimde anlatan belgelerden biri 1582 şenliğini anlatan Surname-i Hümayun’dur.Bu esein birçok yerinde “hayalbazan” deyimi geçer. Bu deyim;belki kukla,belki de bir başka oyunun adıydı.Profesör Jakob bu kaynağı bilmemekle birlikte aynı şenliğin görgü tanıklarından bir yabancının anlatılarına yer vermiştir. “Biri altı tekerlek üzerinde tahtadan bir küçük baraka veya sahneyi ortaya getirdi. Bunun önünde keten bezinden bir perde, içinde ise birkaç ışık vardı, birisi görüntüleri ışıklarla perdeye yansıtarak bunları oynatıyordu. Bunlardan başka, iki kişi parmaklarıyla dilsiz gibi işaretleşip konuşuyorlar, buna yakın şeyler yapıyorlardı. Biri kovalıyor ve koşuyordu vb. Bunların tümünü seyretmek, bu görüntüleri oraya buraya çeken ipler gözükmese,çok hoşa gidecekti” Metinde görüntülerin iple oynatıldığı belirtilmektedir. Ancak tanıklar bunları oynatan sopaların gölgesini ip sanmış olabilirler.

Gölge oyununun 1517 yılında Türkiye’ye girdiğini kabul edersek, 1582 şenliğine değin bizde de bu alanda sanatçı yetişecek elli yılı aşkın bir süre geçmiştir.

XVII yüzyılda ise artık Karagöz’ün kesin biçimini aldığını biliyoruz. Bu yüzyılda Evliya Çelebi gölge oyunu üzerine kesin bilgi verdiği gibi, Türkiye’ye gelen gezginler de Karagöz oyununu anlatmaktadırlar. Bunlardan Pietro della Valle, Ramazan’da kahvelerde, çeşitli soytarı ve oyuncuların yanısıra, geriden aydınlatılmış bir perde veya boyanmış bir kağıt üzerinde gölgelerin oynatıldığını, bunların kendi ülkesi İtalya’da ,Napoli’deki saray önündekilerden veya Raoma’da Navone Meydanı’ndakilerden değişik olarak sözlü olduklarını, bunları oynatanın sesini değiştirerek çeşitli dilleri ve ağızları taklit ettiğini, kadın-erkek ilişkilerinin büyük bir açık-seçiklikle gösterildiğini,bu konuların böyle bir dinsel bayramda ve genel yerler için aşırı utanmasız olduğunu belirtiyor.

Bu yüzyılda en çok bilgi Evliya Çelebi’de buluyoruz. Onun kitabında ilk kez Karagöz ve Hacivat’ın adları anıldığı gibi, oyun konuları, oyunun özellikleri, perde gazelleri,çağın ünlü oyuncuları üzerine bilgiler de buluyoruz.

Evliya Çelebi iki çeşit gölge oyunu oynatıcısı sayıyor: “Pehlivan-ı şebbaz” yani “Hayal-i zılciyan” ve “Hayal-i zıll-i tasvirciyan” Ancak bunların tanımlamasını yapmıyor. Bu bakımdan Evliya Çelebi’nin 1834′te yayımlanmış İngilizce çevirisi belki yardımcı olabilir. Bu çeviri kesin olarak kabul edilmese de bir ipucu verebilir. Çeviri “Hayal-i zılciyan”ı , “Hayal-i zıll-i tasvirciyan” ı ise < geceleyin ombresgic lantern ile gösterenler > diye karşılıyor. Çeviri doğru ise, birincisi Karagöz gibi perde arkasından oynatılmış oluyor, ikincisi ise sinema gibi karşıdaki perde üzerine yansıtılıyor.

Bir tartışma konusu da, Karagöz ve arkadaşı Hacivat’ın yaşamış gerçek kişiler olup olmadığıdır. Gölge oyununun bu iki kahramanı halkın gönlünde yüzyıllarca öyle yerleşmişlerdir ki, halk onları gerçekten yaşamış kişiler olarak görmek istemiştir.Bu bakımdan bir takım söylentilerde onların gerçekten yaşadıkları ileri sürülmüştür. (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul 1985 )

Bu söylentilerden birine göre; Sultan Orhan (hük.1239-1254) devrinde Bursa’da bir camii yapımında Karagöz demirci, Hacivat da duvarcı olarak çalışıyormuş. İkisi arasında her gün sürüp giden nükteli konuşmaları dinlemek isteyen işçiler, işlerini güçlerini bırakıp onların çevresinde toplanır, bu yüzden de yapım işleri ilerlemezmiş. Bunu öğrenen Sultan Orhan, Karagöz ile Hacivat’ı öldürtmüşse de, bir süre sonra iç acısı çekmeye başlamış; padişahın acısını dindirmek isteyen Şeyh Küşteri bir perde kurdurmuş, Hacivat’la Karagöz’ün deriden yapılmış tasvirlerini perde arkasında oynatıp onların şakalarını tekrarlayarak padişahı avutmuş. ( Çin söylentisinde, ölen karısına acınan imparator Wu’yu avutmak için perde arkasından bir kadın geçirme olayı ile bu Türk söylentisi arasındaki benzerlik, ayrıca dikkate değer.) (Cevdet Kudret, Karagöz, Ankara 1968 )

İkinci söylentiyi Evliya Çelebi’de buluyoruz: Ona göre, Efelioğlu Hacı Eyvad, Selçuklular çağında Mekke’den Bursa’ya gidip gelen Yorkça Halil diye tanınmış biridir. Bu yolculuklardan birinde kendisini Eşkıyalar öldürmüştür. Karagöz ise İstanbul Tekfuru Konstantin’in seyisi olup Edirne dolaylarında Kırk Kilise’den Kıpti Sofyozlu Bali Çelebi’ydi, yılda bir kez Tekfur kendisini Alaeddin Selçuki’ye gönderdiğinde Hacivat ile buluşup konuşurlardı. Hayal-i zıll sanatçıları onların söyleşmelerini gölge oyunu olarak oynatırlardı. Evliya’nın kendi çağından şöyle bir dört yüz yıl öncesinin olayları üzerine vereceği bilgi ne denli doğru olabilirse, bu söylenti de o denli güvenilebilir.Elde güvenilir bir kaynak olmadıkça Karagöz ve Hacivat’ın ne yaşadığı, ne de yaşamadığı yolunda bir sonuca ulaşabiliriz. Netekim günümüze dek Karagöz’ün gerçek veya yapıntı bir kişi olup olmadığına dair basında uzunca tartışmalar olmuş. Bu tartışmalardan birinde Filibeli Mithat Beyin Bursa Belediye Başkanı Muhittin Beye bir mektubu yayınlanmıştır.

Mektup sahibi 1333 yılında Hisar’daki Ortapazar medresesi kitaplığında, “Hayat ve menakıb-i Kara Oğuz ve Hacı Ehvad” adında bir kitabın bulunduğunu, sonra bir yangında yanmış olduğunu, Bursa’da Sahaflar Çarşısı’nda oturan kahveci Şeyh Hakkı Efendi’nin Karagöz’ün Orhaneli ilçesinde Karakeçili aşiretinden < Kara Oğuz > adını taşıyan bir köylü olduğunu söylediğini, fakat bu adın daha sonra < Kara Öküz > e çevrildiği, arkadaşı < Hacı Ahvad > ile birlikte düzenledikleri oyunların Şeyh Küşteri’nin ilgisini çektiğini ve ü “Karagöz”e çevirdiği ileri sürülmüştür.

OKAN METİN
MÜJDAT GEZEN SANAT MERKEZİ
“GELENEKSEL TÜRK TİYATROSU”
YÜKSEK LİSANS BİTİRME TEZİ
DANIŞMAN: MÜJDAT GEZEN
2003

GÖLGE OYUNU NEDİR NASIL YAPILIR?
Geleneksel kültürümüzün ortaoyunu ve meddah ile birlikte en önemli köşe taşlarından biri olan gölge oyunumuz KARAGÖZ HACIVAT oyunları günümüzden yüz yıllarca önce ortaya çıkmış, insanları eğlendirirken düşündürmüş, zaman zaman toplumsal bilinç oluşmasında öncü bir rol oynamıştır. Gölge oyunlarının ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı hakkında kesin bilgi olmamakla birlikte Asya ( Java , Endonezya , Çin ) kökenli olduğu bilinmektedir. Gölge oyunun Türk kültüründe ne zaman ortaya çıktığı, Karagöz ve Hacivat olarak ne zaman biçimlendiği ise bir muamma olma özelliğini korumaktadır. Her ne kadar bu konuyla ilgili bir takım tezler ortaya atılmış ise de bunların hiç biri kesin değildir. Zaten bu tezlerin bir bölümü söylenti olmaktan öteye gidememiştir. En çok bilineni ise Karagöz ile Hacivat’ın Bursa Ulucami’de inşaat işçisi olarak çalıştıkları ve şakalaşmaları yüzünden inşaatın yavaş ilerlemesinden dolayı Padişah Sultan Orhan’ın ikisini idam ettirmeleri üzerine olan söylentidir..

Gölge oyunumuz Hacivat Karagöz bir zamanlar toplumun en önemli eğlencesiydi. Eskiden ramazan gecelerinde mutlaka ramazan eğlencesi yapılır, büyük bir sabırla beklenen iftar topu atıldıktan sonra iftariyelikler sofraya gelirdi. İftar yemeğini yiyen herkes doğruca Karagöz ve Hacivat gösterisi seyretmeye giderdi. Önce perde arkasındaki ışık yanar, nâreke zırıltısı ve tef velvelesi ile göstermelik kalktıktan sonra Hacivat Çelebi şarkı söyleyerek gelir ve “Ne olur şu dört köşe perdede bana da bir kafadar olsa ah bana bir eğlence medett amannnnnnnnnnnnnnn amannnnnnnnnnnnnnnn…” diye Karagözü çağırmaya başlardı. Ve tabii herkes kahkahaları patlatırdı. Muhavere denilen Karagöz ve Hacıvat’ın atışması bittikten sonra fasıl bölümü başlar, bu bölümde oyunun akışına göre Zenne , Çelebi , Tuzsuz Deli Bekir , Beberuhi , Tiryaki , Acem , Laz , Matiz , Zeybek gibi tipler perdeye gelirler, oyunlarını oynarlar ve sonunda bir çengi ya da köçek çıkarak seyircileri eğlendirirlerdi. Tabii ki sünnet düğünü denilince de akla hemen Karagöz Hacivat oyunu gelirdi. Karagöz Hacivat gösterisi yapılmayan bir sünnet düğünü gelen davetlilerden tam not alamazdı. Şeyh Küşteri’den beri deriden yapılan ve kök boya kullanılarak boyanan tasvirler hayali’nin elinde can bulurdu.

Gölge ve Orta Oyunu
Gölge oyununun ilkin nerden çıkmış olabileceği konusunda iki ana görüş vardır, birinciye göre gölge oyunu ilk olarak Asya’dan çıkıp Batı’ya doğru yönelmiş ve yayılmıştır. İkinciye göre ise Batı’dan Doğu’ya ve Asya’ya geçmiştir. Asya’nın çok zengin bir gölge oyunu geleneği olduğuna göre ister Hindistan’dan, ister Cava’dan isterse Çin’den çıkmış olsun, gölge oyununun Asya’dan Batı’ya yayıldığı görüşü daha güçlüdür. (Metin And, Dünyada ve Bizde Gölge Oyunu, Ankara 1977 )

İslam ülkelerinde görülen gölge oyununun Cava’dan gelebileceğini kabul edebiliriz. 1300 ile 1750 yılları arasında, Malaya ve Bali dışında Endonezya İslamlığı kabul etmişti. Bundan önce de Arap gezginlerinin Kızıldeniz, Çin kıyılarında dolaştıkları, Güneydoğu Asya kıyılarında küçük yerleşmeler olduğunu biliyoruz. VII. Ve X. yüzyıllarda Arap tacir ve gezginleri İslamlığı buraların yerlilerine kabule zorlamamışlardı. İslamlık daha çok Hintliler yoluyla gelmişti. Bu bakımdan, İslamlık etkisinden önce Arapların bu bölge ile tanışıklığı bulunduğuna göre, bu değinmeden önce Arapların Cava gölge oyununu da öğrenmişlerdir. (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul 1985 )

Doğu ülkelerine özgü bir sanat olduğu anlaşılan gölge oyununun ilk Çin’de çıktığı söylenir. Söylentiye göre, İmparator Wu (hük. M.Ö 140 – 87 ) çok sevdiği karısının ölümü üzerine derin bir üzüntüye kapılır; Şav – Wöng adlı bir Çinli imparatorun üzüntüsünü hafifletmek için, ölen kadının hayalini bir perde arkasından gösterebileceğini söyler; sarayın bir odasına gerdiği bir perdenin üzerine karısına benzeyen bir kadının gölgesini düşürür ve bu gölgeyi ölen kadının hayali olarak imparatora sunar. (M.Ö 121)

Bir başka söylenti ise gölge oyununun IV. Yüzyılda Hint’ten çıktığını, V. Yüzyılda ise Cava’ya geçtiğini söyler. Cava’da Wayang adı verilen ve gerek şekilleri, gerek konuları bugüne değin korunan bu oyunlarda Hint efsanelerinin etkisi açıkça görülmektedir. Cava edebiyatında, evren bir Wang sahnesine, insanlar ve doğa da Wayang tasvirlerine benzetilmiştir. İslam dünyasında bu oyuna hayal -el -zıll ( gölge hayali), zıll -el -hayal (hayal gölgesi), hayal -el -sitare (perde hayali) vb. adları verilmiştir. İslam dünyasında çeşitli kelamcı ve tasavvufçuların eserlerinde hayal sahnesi evrene, insanlar ve tüm varlıklar, perdedeki geçici hayallere benzetilmiş, oyundaki hayaller nasıl perde arkasındaki görülmeyen bir sanatçı tarafından oynatılıyorsa, evrendeki varlıkların da görünmeyen bir yaratıcı tarafından hareket ettirildiği anlatılmıştır. (Cevdet Kudret, Karagöz, Ankara 1968 )

Ayrıca İbni Batuta 1345′te Cava’ya uğramış ve Cava gölge oyununu bir çok bakımlardan Arap ve Türk gölge oyununa benzetmiştir. Her ikisinde de beyaz bir perde vardır, oynatanla perde arasına yağ kandili konulur.

Görüntüler deridendir; Cava kuklasında, kuklalara destek olarak muz dallarından “Gedeborg pisang”, bizdeki Hayal ağacı denen çatal desteklere benzer; tıpkı Karagöz’deki göstermelikler gibi perdenin ortasına yaprak biçiminde bir görüntü konulur. Bunun adı “Gunungan”dır; bu toprak, deniz, hayvan gibi evreni canlandırır;oyundaki görevi bakımından da bizim göstermeliklere benzer. Oyunun başladığına işaret olduğu gibi, kimi zaman dekor yerine de geçmektedir. Gene aynı oyunlarda oynatıcı Dalang, Karagöz’de olduğu gibi, alışılmış basmakalıp sözleri müzikle söyler; Allah’a bir yakarış vardır.
Bunda belirli bir Arap etkisi görülür. Bunu Karagöz muhaveresi gibi bir söyleşme izler, her iki gölge oyununda da görüntüler yandandır.Yalnız Wayang Kedek’te kadın görüntüleri öndendir. (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul 1985 )

Gölge oyununun Türkiye’ye nerden,nasıl ve ne zaman girdiğine gelince, Birçok yazar ve incelemecinin daha sonra çürütülen görüşlerine bakılırsa, gölge oyunu Türkiye’ye Ortaasya’dan İran yoluyla gelmiştir. Ve XVI yüzyıldan çok öncedir. Kimi de Evliya Çelebi’deki hiçbir temeli olmayan söylentiye kanarak bunu Selçuklu çağına uzatmaktadır.Bu incelemecileri yanıltan herşeyden önce “hayal” sözcüğü olmuştur. Orta Asya’daki ipli kukla türü olan “Çadır Hayal”i gölge oyunu sanmışlar, XVI yüzyıldan önce eski metinlerde sık sık rastlanan ve kukla anlamında kullanılan “hayal” sözcüğünün gölge oyununa bir anıştırma olduğunu sanmışlardır. (Metin And, 100 Soruda Türk Tiyatrosu Tarihi, İstanbul 1970 )

XVI. yüzyılda Mısır’dan gelmiş olduğu üzerine kesin bir kanıt vardır. İlk kez profesör Jacob’un ilgimizi çektiği bu kanıt, Arap talihçisi Mehmed bin Ahmed bin İlyas-ül Hanefi’nin “Bedayi-üz-zuhür fi vekaayi-üd-dühur adlı Mısır tarihindedir. Bu eserin birkaç yerinde gölge oyunuyla ilintili yerler vardır. Mesela; Sultan Melik-ün Nasirüddin Muhammed’in gölge oyuncusu Ebul-Şer’in gösterisiyle eğlendiği belirtilmektedir. Bir başka yerde de, yalnız Ramazan’da olmayıp bütün yıl boyunca oynatılan gölge oyununun 9 Zilhicce 924′te yasak edildiği bildirilmiş, bunun gerekçesi olarak Osmanlı askerlerinin bu temsillerden dönen seyircileri soydukları, aralarındaki kız ve erkek çocuklarını kaçırdıkları gösterilmiştir.Bu kaynağın konumuzla ilintili yerine gelince, 1571′de Mısır’ı ele geçiren Yavuz Sultan Selim,Memluk Sultanı II. Tumanbay’ı 15 Nisan 1517′de astırmıştı. Cize’de, Nil üzerinde,Roda Adası’ndaki sarayda bir gölge oyuncusu, Tumanbay’ın Züveyle kapısında asılışını ve iki ipin,iki kez kopuşunu canlandırmış,sultan bu gösteriyi çok beğenmiş, oyuncuya 80altın ve işlemeli kaftan armağan ettikten sonra “İstanbul’a dönerken sen de bizimle gel, bu oyunu oğlum da görsün,eğlensin” demiştir.

Bunu destekleyen başka kanıtlara geçmeden önce Mısır’daki gölge oyununun XVI. yüzıldaki Türk Gölge Oyunuyla ortak noktalarının bulunup bulunmadığını görelim. Mısır’da XI.,XII. Ve XII. yüzyıllarda gölge oyunu bulunduğunu biliyoruz. XIII. yüzyıldan Mehmed bin Danyal bin Yusuf’un yazdığı manzum ve uyaklı nesirle üç gölge oyunu metni bulunmaktadır.

Bunlardan birisinin adı Tayf-ül-hayal’dir. Başı tıpkı Karagöz’de olduğu gibi şarkı,seyircilere teşekkür,Tanrı’ya yakarış ve hükümdar için dua bölümlerini içine alır. Oyunun konusu Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”ni çağrıştırdığı gibi, Karagöz dağarcığının çok tanınmış oyunlarından “Büyük Evlenme”ye de yakınlığı vardır.Oyunun baş kişileri Garib ile Acib’dir.Garib kurnaz, yoksul! Acib ise Allah’a şarabı yarattığı için dua eden, dilencileri isteklendiren bir sözendir. Bunlar tıpkı Karagöz ve Hacivat gibi karşıt kişilerdir.

Mısır gölge oyununda belirli kalıplaşmış kişilere, tiplere pek rastlanmaz. Nitekim XVI. yüzyılda Karagöz ve Hacivat’ın adını duymayız. Böylece, Mısır’dan alınmış olan bu yeni oyuna zamanla Türk yaratıcılığı katılmış; çok renkli, hareketli, özgün bir biçim verilmiş, kesin biçimini aldıktan sonra da Osmanlı İmparatorluğu’nun etki alanı ve çevresinde yayılmıştır. Böylece “Gölge Oyunu” Mısır’a yani geldiği yere bu yeni ve gelişmiş biçimiyle dönüp yerleşmiştir. Nitekim birçok gezgin ,XIX yüzyılda Mısır’daki gölge oyununu anlatırken, bunun Karagöz olduğunu, Mısır’a Türkler tarafından sokulduğunu ve çoğunlukla Türkçe oynatıldığını belirtmişlerdir.

Gölge oyununu en geniş ve ayrıntılı bir biçimde anlatan belgelerden biri 1582 şenliğini anlatan Surname-i Hümayun’dur.Bu esein birçok yerinde “hayalbazan” deyimi geçer. Bu deyim;belki kukla,belki de bir başka oyunun adıydı.Profesör Jakob bu kaynağı bilmemekle birlikte aynı şenliğin görgü tanıklarından bir yabancının anlatılarına yer vermiştir. “Biri altı tekerlek üzerinde tahtadan bir küçük baraka veya sahneyi ortaya getirdi. Bunun önünde keten bezinden bir perde, içinde ise birkaç ışık vardı, birisi görüntüleri ışıklarla perdeye yansıtarak bunları oynatıyordu. Bunlardan başka, iki kişi parmaklarıyla dilsiz gibi işaretleşip konuşuyorlar, buna yakın şeyler yapıyorlardı. Biri kovalıyor ve koşuyordu vb. Bunların tümünü seyretmek, bu görüntüleri oraya buraya çeken ipler gözükmese,çok hoşa gidecekti” Metinde görüntülerin iple oynatıldığı belirtilmektedir. Ancak tanıklar bunları oynatan sopaların gölgesini ip sanmış olabilirler.

Gölge oyununun 1517 yılında Türkiye’ye girdiğini kabul edersek, 1582 şenliğine değin bizde de bu alanda sanatçı yetişecek elli yılı aşkın bir süre geçmiştir.

XVII yüzyılda ise artık Karagöz’ün kesin biçimini aldığını biliyoruz. Bu yüzyılda Evliya Çelebi gölge oyunu üzerine kesin bilgi verdiği gibi, Türkiye’ye gelen gezginler de Karagöz oyununu anlatmaktadırlar. Bunlardan Pietro della Valle, Ramazan’da kahvelerde, çeşitli soytarı ve oyuncuların yanısıra, geriden aydınlatılmış bir perde veya boyanmış bir kağıt üzerinde gölgelerin oynatıldığını, bunların kendi ülkesi İtalya’da ,Napoli’deki saray önündekilerden veya Raoma’da Navone Meydanı’ndakilerden değişik olarak sözlü olduklarını, bunları oynatanın sesini değiştirerek çeşitli dilleri ve ağızları taklit ettiğini, kadın-erkek ilişkilerinin büyük bir açık-seçiklikle gösterildiğini,bu konuların böyle bir dinsel bayramda ve genel yerler için aşırı utanmasız olduğunu belirtiyor.

Bu yüzyılda en çok bilgi Evliya Çelebi’de buluyoruz. Onun kitabında ilk kez Karagöz ve Hacivat’ın adları anıldığı gibi, oyun konuları, oyunun özellikleri, perde gazelleri,çağın ünlü oyuncuları üzerine bilgiler de buluyoruz.

Evliya Çelebi iki çeşit gölge oyunu oynatıcısı sayıyor: “Pehlivan-ı şebbaz” yani “Hayal-i zılciyan” ve “Hayal-i zıll-i tasvirciyan” Ancak bunların tanımlamasını yapmıyor. Bu bakımdan Evliya Çelebi’nin 1834′te yayımlanmış İngilizce çevirisi belki yardımcı olabilir. Bu çeviri kesin olarak kabul edilmese de bir ipucu verebilir. Çeviri “Hayal-i zılciyan”ı , “Hayal-i zıll-i tasvirciyan” ı ise < geceleyin ombresgic lantern ile gösterenler > diye karşılıyor. Çeviri doğru ise, birincisi Karagöz gibi perde arkasından oynatılmış oluyor, ikincisi ise sinema gibi karşıdaki perde üzerine yansıtılıyor.

Bir tartışma konusu da, Karagöz ve arkadaşı Hacivat’ın yaşamış gerçek kişiler olup olmadığıdır. Gölge oyununun bu iki kahramanı halkın gönlünde yüzyıllarca öyle yerleşmişlerdir ki, halk onları gerçekten yaşamış kişiler olarak görmek istemiştir.Bu bakımdan bir takım söylentilerde onların gerçekten yaşadıkları ileri sürülmüştür. (Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul 1985 )

Bu söylentilerden birine göre; Sultan Orhan (hük.1239-1254) devrinde Bursa’da bir camii yapımında Karagöz demirci, Hacivat da duvarcı olarak çalışıyormuş. İkisi arasında her gün sürüp giden nükteli konuşmaları dinlemek isteyen işçiler, işlerini güçlerini bırakıp onların çevresinde toplanır, bu yüzden de yapım işleri ilerlemezmiş. Bunu öğrenen Sultan Orhan, Karagöz ile Hacivat’ı öldürtmüşse de, bir süre sonra iç acısı çekmeye başlamış; padişahın acısını dindirmek isteyen Şeyh Küşteri bir perde kurdurmuş, Hacivat’la Karagöz’ün deriden yapılmış tasvirlerini perde arkasında oynatıp onların şakalarını tekrarlayarak padişahı avutmuş. ( Çin söylentisinde, ölen karısına acınan imparator Wu’yu avutmak için perde arkasından bir kadın geçirme olayı ile bu Türk söylentisi arasındaki benzerlik, ayrıca dikkate değer.) (Cevdet Kudret, Karagöz, Ankara 1968 )

İkinci söylentiyi Evliya Çelebi’de buluyoruz: Ona göre, Efelioğlu Hacı Eyvad, Selçuklular çağında Mekke’den Bursa’ya gidip gelen Yorkça Halil diye tanınmış biridir. Bu yolculuklardan birinde kendisini Eşkıyalar öldürmüştür. Karagöz ise İstanbul Tekfuru Konstantin’in seyisi olup Edirne dolaylarında Kırk Kilise’den Kıpti Sofyozlu Bali Çelebi’ydi, yılda bir kez Tekfur kendisini Alaeddin Selçuki’ye gönderdiğinde Hacivat ile buluşup konuşurlardı. Hayal-i zıll sanatçıları onların söyleşmelerini gölge oyunu olarak oynatırlardı. Evliya’nın kendi çağından şöyle bir dört yüz yıl öncesinin olayları üzerine vereceği bilgi ne denli doğru olabilirse, bu söylenti de o denli güvenilebilir.Elde güvenilir bir kaynak olmadıkça Karagöz ve Hacivat’ın ne yaşadığı, ne de yaşamadığı yolunda bir sonuca ulaşabiliriz. Netekim günümüze dek Karagöz’ün gerçek veya yapıntı bir kişi olup olmadığına dair basında uzunca tartışmalar olmuş. Bu tartışmalardan birinde Filibeli Mithat Beyin Bursa Belediye Başkanı Muhittin Beye bir mektubu yayınlanmıştır.

Mektup sahibi 1333 yılında Hisar’daki Ortapazar medresesi kitaplığında, “Hayat ve menakıb-i Kara Oğuz ve Hacı Ehvad” adında bir kitabın bulunduğunu, sonra bir yangında yanmış olduğunu, Bursa’da Sahaflar Çarşısı’nda oturan kahveci Şeyh Hakkı Efendi’nin Karagöz’ün Orhaneli ilçesinde Karakeçili aşiretinden < Kara Oğuz > adını taşıyan bir köylü olduğunu söylediğini, fakat bu adın daha sonra < Kara Öküz > e çevrildiği, arkadaşı < Hacı Ahvad > ile birlikte düzenledikleri oyunların Şeyh Küşteri’nin ilgisini çektiğini ve ü “Karagöz”e çevirdiği ileri sürülmüştür.

ORTAOYUNUNDA YABANCILAŞTIRMA KAVRAMI (3)
Ödüllü oyunundan:

Pişekar: Ah Hamdiciğim, onu hiç sorma; valide de peder de pek az bir ara ile irtihâl etti
Kavuklu: Aman İsmail olur şey değil, zorları ne idi?
Pişekar: Ne anladın birader, acele zor ister mi ya?
Kavuklu: Öyleyse, acele aceledir, zor olmaz ya?
Pişekar: A birader neler söylüyorsun anlayamıyorum. Yoksa yanlış mı anladın?
Kavuklu: Yoooo! İntihar ettiler demedin mi? Baban mı, annen mi evvela?
Pişekar: İntihar değil, irtihâl. Yani ahirete rihlet ettiler a canım. Peder evvela göçtü.
Kavuklu: Hiçbir aklı eren ahbabın yok mu idi İsmail? Haydi sen bilemedin.
Pişekar: İnsanın bin türlü ahbabı olur ve bilemediğini öğrenir. Fakat burada benim bilemediğim bir iş yok birader.
Kavuklu: Nasıl yok. Evvela ana direklerini sağlam koya idin hiç göçmezdi.
Pişekar: Haydi sen de münasebetsiz. Ben pederden bahsediyorum, sen bir çukur göçmüş farz ediyorsun.
Kavuklu: Ulan adam göçer mi be?
Pişekar: Be canım bilmez misin, göçtü, yürüdü, çöktü gibi tabirler daima kullanılır. Ben de sana göçtü dedim, yani vefat etti.
Eskici Abdi oyunundan:
Pişekar: Allah başka acı keder göstermesin. Valde sağdır inşallah. Bende çok emeği vardır o kadının
Kavuklu: Onları kapayalım İsmail
Pişekar: Canım neden kapayalım, berhayat değil midir yoksa? Ona çok hörmetim vardır. Söyle bakalım ne oldu?
Kavuklu: Sorma dedim ya.
Pişekar: Canım birader beni meraktan kurtar ne oldu söyle?
Kavuklu: Göçtü İsmail Efendi göçtü.
Pişekar: Ah Vah Vah, canım birader göçtüğünü anlamadınız mı?
Kavuklu: Anladık, ama elimizden bir şey gelmedi. Hiçbir şey yapamadık.
Pişekar: Amma tuhaf yahu, insan onun göçeceğini anlar anlamaz derhal bir usta getirir
Kavuklu: Evet onda hata ettiğimizi anladık, ama ne çare ki bir iştir oldu.
Pişekar: Peki şimdicene öyle çökük bir halde mi duruyor?
Yukardaki parçalarda genel olarak metne yabancılaşmanın yanı sıra, sözcükler de yabancılaştırılmaktadır: “göçtü” sözcüğü bu sorulu-yanıtlı bölümde gittikçe abes bir durum almakta ve sonunda kişi o sözcüğe uzaktan bakmaktadır. Başka bir yabancılaştırma da, konuya olan yabancılaşmadır ki bunun üzerinde ilerde duracağım.

2.Oyun Düzeninde:
Genel olarak Orta oyununun bütününde ve oynanan yerde “yabancılaştırma” vardır. Açık havada gün ışığında, boş bir alan üzerinde iki dekor parçası ile günün her saati, yılın her dönemi ve dünyanın her yeri gösterilir. Gün ışığı altında sabah, öğle, ikindi, gece yaratılır. Seyirciler, mavi bir gök ve parlak bir güneş altında bir sokakta ya da evde geçen bir olayı seyrederler. O alan bazen bir faytonun içi, bazen sallantılı bir tramvayın yolcu yeri, bazen de dalgaların bir aşağı bir yukarı kaldırdığı bir kayık oluverir; bir bakarsınız aynı yer salıncakların sallandığı, atlıkarıncaların döndüğü bir bayram yeri ya da külhanbeylerin nâra attığı ıssız bir sokaka durumuna giriverir.

Oyunculukta:
2.a:Oyunucu ile konu arasındaki “yabancılaştırma” kavramı için önce bir örnek verelim:
Pişekar:Bak birader tramvay da geldi. Azıcık hızlı yürüyelim de yetişelim. (sürükler) Hah yetiştik, atla birader atla (sıçrayarak) hop haydi birader, ne duruyorsun atlasana, aman kondüktör efendi sakın düdükleme, hop. (Oldukları yerde tramvaya atlama taklidi yaparlar) Haydi bindik, düdükle de gidelim. (düdük çalar gibi yapar) Haydi oğlum bize iki bilet kes Şehremine. (Kavuklunun elini tutarak) yo vallahi verdirmem sen benim misafirimsin. (Elini tutar) Sana katiyen masraf ettirmem. Haydi oğlum sen oan bakma iki bilet kes, al şu paranı da. (Boyuna döner dururlar)
Kavuklu: İsmail, tramvay beni pek sarsıyor, ben ineceğim, (İsmail’in elini bırakır) Hop! (Diyerek tramvaydan atlar gibi yapar ve oturur) Of…Of…
(…)
Tımarhaneye oğlum tımarhaneye. Ulan bir saatte şurasını dört döndük, olduğumuz yerden bir karış bile ayrılmadık. Çıldırdın mı yoksa eğleniyor musun?

Bu bölümde Kavuklu, tramvayla yaptıkları yolculuğun oyun alanında dört dönmekten başka bir şey olmadığını söyleyerek kendini ve seyirciyi konuya yabancılaştırır. Seyirci, bir Orta oyunu temsilinde hiçbir an kendini ortadaki olaya ve seyrettiği kişilere özdeş saymaz; duygusal bir yolda kapılmaz ortadaki oyuna. Ayrıca, konuya yabancılaşma eylemi, Pîşekâr’ın hem kendini, hem de vatmanı göstermesi ile ortaya çıkar. Kavuklu ise tramvaya binme ve tramvaydan atlama yansılamasını “yabancılaştırma” yoluyla verir.

2.b: Oyuncu ile rolü arasındaki “yabancılaştırma”, oynayanın rolü ile kendi arasına uzaklık koyması ile varolur. Oyuncu, gösterdiği rolün gizemcisidir. Yukarıdaki örnekte Pîşekâr’ın aynı anda vatman gibi, Gülme Komşuna oyununda Pîşekâr hem kendini hem arabacıyı gösterirken, Kavuklu da hem kendini hem de arabanın atını yansılar. Oyuncu, üstüne aldığı rolün özelliklerini ve bu özellikler yoluyla insansal eğilimleri gösterir. Bu eğilimler yoluyla da “toplumsal jest”leri sağlar. Bunun için de, bu tür oyunculukta her an gelişen bir ruhsal yaşama değil, ama ruhsal durumların temelini gösteren hareketler yer alır.

2.c: Orta oyununda, ön düzeyde hareketler vardır; hareketler yoluyla psikolojik sonuçların görünümü getirilir. Bu da, Batı tiyatrosunun genel özelliği olan psikolojiden harekete yönelme sisteminin tam tersidir. Bu tür göstermeci tiyatroda oyuncular, sanki hareketlerinin içinde değil de yanında gibidirler. Gülme Komşuna oyunundan bir örnek alalım:

Pîşekâr Arabacıyı çağırır gibi yaparak) Arabacı, arabacı…Bizi Şehzadebaşı’na kaça götürürsün? (Sesini değiştirerek) On beş kuruşa, (Kendi sesiyle) On kuruşa idare etmez mi?
Kavuklu: (Bu esnada Pîşekâr’a bakmaktadır) Çıldırdın mı yahu kiminle konuşuyorsun?
Pişekar: Görmüyor musun arabacıyı?
Kavuklu: Alimallah seni bağlar tımarhaneye yollarım, araba nerede?
Pişekar: Önünde duruyor. Çok söylenme. Bak ben biniyorum. (Arabaya biner gibi yapar. Kavuklu da onu taklit eder) Şöyle öne geç bakayım.
Kavuklu: Bunun önü arkası nerede?
Pişekar: Ömründe araba görmemiş gibi yapıyorsun. (Pastavı Kavuklu’nun kafasına vurarak “Deh! Deh!” diye arabayı sürer ve meydanı iki defa devreder) Eh geldik.
Kavuklu: Ne insafsız arabacı bu! Durmadan hayvanı kamçıladı. Sanki bana vuruyormuş gibi de acısı yüreğime çöktü.

ORTAOYUNUNDA YABANCILAŞTIRMA KAVRAMI (2)
Orta oyunu, Türk toplumunun yüzyıllardan beri kişilik verdiği bir halk tiyatrosu türüdür. Kendi özelliklerimizden yeşermiş olan bu tür, kendi toplumunu, çevresini ve sorunlarını yansıtır. Orta oyunu’nda insansal açı güldürü yoluyla sağlanır. Orta oyunu geleneği içinde asık yüzlü, iç ezici, duyguları gıcıklayan tek bir tragedya, dram ya da bu anlamda bir oyun yoktur. Nedir bunun gerekçesi? Neden hep güldürü? Burada güldürü, “boş bir şekilde güldüren” olarak anlaşılmamalıdır. Orta oyununda güldürünün önemli toplumsal bir görevi vardır. Güldürü yoluyla doğruyu yanlıştan ayırmak, yapılacak ve yapılmayacak işleri göstermek, kötülüğe, zorbalığa, haksızlığa karşı halkı uyarmak… Bu tür oyunda “kıssadan hisse” çıkarmak niteliği, Orta oyununun görevci açısını açık ve seçik bir yolda önümüze serer. Üstelik, Orta oyununda yalnızca teknik özellik sanılan bazı gülünç hareketlerin bile birer toplumsal jest olduğunu söyleyebiliriz. “Kavuk Devirme”, “Pabuç Sektirme”, “Çene Yarıştırma”, “Etek Savurma” gibi kalıplaşmış ve bir hüner durumuna getirilmiş olan hareketlerin ülkemizin tarihsel gelişimi içindeki olayları, yabancılaştırarak ve üsluplaştırarak seyirciye ilettiğini savunabiliriz. Bunlar Türk tarihi içindeki bazı önemli evreleri gösteren simgelerdir; Yalnızca birer hüner olarak kabul edilemez. Öyleyse, Orta oyunundaki güldürü öğesi, seyirciye bir “yabancılaştırma” eylemi ile verilmektedir. Orta oyunu tiplerinin, özellikle Pîşekâr ile Kavuklu’nun hareketlerinin, belli bir toplumsal yaşayışa oturtulmuş, töresel ve siyasal gelişimlerin birer soyutlaması olduğu düşünülmelidir. İşte bu özellik içinde güldürü türünün halk tarafından sevilmesi, halka bir yargılama olanağı ortaya çıkarmasındandır. Orta oyunundaki “yabancılaştırma” yoluyla Türk toplumu içindeki iyilik, kötülük, sevgi, çatışma, acı, umut gibi kavramlar seyirciyi akıl yoluyla etkilemekte olan rasyonel bir çalışmaya götürmektedir. Seyirci, farkında olmadan, aklın önüne perde çeken duygusallıktan kurtulur, kendini, çevresini ve toplumun niteliklerini akıl aracıyla karar vererek değerlendirir.
Orta oyununda izlediğimiz “yabancılaştırma” kavramını yalınlaştırarak vermek gerekirse bunu birkaç düzeyde ele almak gerekir:

1.Metinde: Doğmaca yoluyla metne yabancılaşma
2.Oyun düzeninde
2-a. Genel olarak bütün düzende; oyunun oynadığı yer ve oynayışın tümü.
2-b. Oyunculukta
Oyuncu ile konu arasında
Oyuncu ile rolü arasında
Oyuncu ile hareketleri arasında
Oyuncu ile aksesuarı arasında
3.Dekorda: biri büyük, biri küçük iki paravanın her durumda kullanılması
4.sahne ile seyirci arasında
Şimdi, bu çizelgeye göre “yabancılaştırma” öğesini inceleyelim

1.Metinde:
Orta oyunu, doğmacaya (tulûata) dayanan bir oyun olduğu için, temel niteliklerin ilki doğrudan doğruya metne yabancılaşmasıdır Gerçi her oyun için hazırlanan bir senaryo vardır, ama bu senaryo üzerinde her sanatçı kendine göre değişiklikler yaptığı ve sözler eklediği için senaryo metni daha çok oynanışın yolunu çizen bir plandır. Bir örnek verelim: Başlangıçtan sonra gelen bölümde (“arzbar” denilen, Pîşekâr ile Kavuklu’nun ilk kez karşı karşıya geldikleri bölüm) çoğu kez Pîşekâr ve kavuklu karşılaşırlar ve Kavuklu Pîşekâr’ı tanımaz. Pîşekâr kendini tanıtmaya uğraşırken, Kavuklu’da kelime oyunları ve halkın güleceği nüktelerle Pîşekâr’ı yanıtlar. Şimdi Ödüllü oyunu ile Büyücü Hoca oyunlarının senaryo yönünden aynı olan, ama doğmaca konuşmalar açısından birbirinden çok ayrı olan Pîşekâr ile Kavuklu’nun karşı karşıya geldikleri bölümden birer parça aktaralım:

Ödüllü oyunundan:
Pişekar: Aman iki gözüm galiba dalgınlıkla tanımadınız
Kavuklu: Evet öyle oldu. ama sen beni tanıdın mı da aşinalık ediyorsun?
Pişekar: Hakkınız var iki gözüm, aradan seneler geçti, her şey gibi biz de değişmiş olacağız ki kendimizi tanıtamadık, affedersiniz. Demek ki bizde tebeddül etmiş bulunuyoruz
Kavuklu: Anlayamadım, tebevvül mü etmişiz?
Pişekar: Estağfurullah! Tebevvül değil, tebeddül, yani değiştik demek istedim.
………………………………………….. ……….
Kavuklu….) Ne söylüyorsun be adam allasen. Sen burada gelen geçene söz söylemek için mi duruyorsun?
Pişekar: ne münasebet a canım, Hiç insan bilmediği bir kimseye aşinalık eder mi? Bir kere alıcı gözüyle bana bak, herhalde tanıyacaksın birader.
Kavuklu: (Dikkatle bakarak) Buyur baktım
Pişekar: Tanıyamadın mı?
Pişekar: Aman Hamdi efendi, nasıl olur da tanımaz olursun? Zihnime dokunur.
Kavuklu: Bir müshil alırsın geçer
Pişekar: Midemden zorum yok a canım. Senin beni tanımayışın âdeta garaibimi mucib oldu
Kavuklu: Anlayamadım
Pişekar: Canım beni tanıyamadığına hayret ediyorum
Kavuklu: Zorla mı kendini tanıtacaksın onu anlayalım da ben de ona göre davranayım.
Büyülü Hoca oyunundan:
Pişekar: Galiba beni tanımadınız birader?
Kavuklu: Hayır tanımadım
Pişekar: Canım bir kere yüzüme iyice bak
Kavuklu: Canım tanımadım, zorla mı tanıtacaksın? Çekil de yoluma gideyim diyorum, buralarda duracak halde değilim. Ona da sen sebep oldun. Bir de yolumdan ala koymak istiyorsun
………………………………………….. ..
Pişekar: İki gözüm acele etme kendimi tanıtayım
Kavuklu: Ulan bu tuhaf be. Zorla tanıtacaksın şimdi, peki buyurun bakalım tanıtın.
Pişekar: evvela nerden başlayayım?
Kavuklu: galiba ben senden evvel silsilenden başlayacağım
Pişekar: affedersiniz birader, yanlış anladınız, yani demek isterim ki, sizi tanıdığımı anlatmak için silsilenizden başlamak mı yoksa doğruca sizin şahsınızdan mı başlayayım?
Kavuklu: Sen dayağa kaşınıyorsun galiba? Ağzını topla da yol ver belaya girmeden şuradan defolayım
Pişekar: Müsaade buyurun Hamdi Efendi, birader size hayırlı müjdeler vereceğim
Kavuklu: Peki anladık, benim ismimi biliyor belki de yakından tanıyorsun (…)
Her iki parçada da Pîşekâr kendini tanıtmak ister, Kavuklu Hamdi Efendinin adını eder, Kavuklu ise Pîşekâr İsmail Efendiyi neden sonra tanır. Her iki parçanın sonunda Pîşekâr ile Kavuklu sarmaş dolaş olurlar. Metnin gelişimi aynı olmasına, oynayanların aynı kimseler olmalarına karşın, doğmacaya baş vurulduğundan metinden uzaklaşma, dolayısı ile metne yabancılaşma ortaya çıkar.

Başka bir örnek, Pîşekâr ya da Kavuklunun analarının ölüm haberini birinden birinin yanlış anlamasıdır. Metindeki gelişme aynıdır, ama birinde anası ölen Pîşekâr’sa öbüründe anasını kaybeden Kavukludur. Aynı yolda, doğmaca ile metne yabancılaşılmaktadır. Ödüllü ile Eskici Abdi oyunlarını karşılaştıralım.

Gölge Oyunu, Gölge Oyunu nedir, Gölge Oyunu ne demek, Gölge Oyunu Hakkında, Gölge Oyunu ne demektir, Gölge Oyunu hakkında bilgiler, Gölge Oyununun tarihi, Gölge Oyununun tarihçesi, Gölge Oyununa örnekler, Türkiyede Gölge Oyunu, Gölge Oyununun ortaya çıkışı, Gölge Oyunu hakkında geniş bilgi, Gölge oyunu hakkında bilgi

Bu yazıda aradığınız konu yoksa soruyu yazın paylaşılsın ve eklensin

1 6 7 8
  1. mustafa
    14 Nisan 2013 | Cevapla

    çok teşekkür ederim bu siteyi daha sık kullanacam. bilgiler için teşekkür ederim…