Hikaye Nedir yazısına puan ver :
1 Puan2 Puan3 Puan4 Puan5 Puan6 Puan7 Puan8 Puan9 Puan10 Puan | 9,50 / 10 | 2 kisi / 19 puan verdi.
Loading ... Loading ...
Bu siteyi beğendinmi?

Hikaye nedir
Yaşanmış veya yaşanabilir bir olayı, belli kurallara bağlı olarak anlatan kısa yazılara hikaye (öykü) denir.

Hikayede kişiler hayatlarının sadece bir yönüyle ele alınırlar. Olay veya kişilere ait ayrıntıya girilmez.

Hikayede kişi ve olay sayısı azdır. Kimi zaman olaya gerek duyulmaz. Hayatın bir kesiti alınır. Bir “an” ın hikayesi oluşturulur, “insan gerçeği” bir iki yanıyla ele alınır.

Hikaye, ilk olarak İlk Çağ Anadolu’sunda masala ve tarihi eserlere girmiştir. Hoşa giden, eğlendirici anlatım olarak gelişen hikayeye, bu anlamıyla Homeros destanlarının ve Heredot tarihinin anlatımlarında rastlanır.

Orta Çağ ’da özellikle Hindistan’da “Binbir Gece Masalları” yla sağlam bir hikaye geleneğinin varlığı bilinmektedir. Bu gelenek Arapça’dan yapılan çevrilerle Avrupa’ya yayıl-mıştır. Ancak bu çağ Avrupa’sında yaygın olan hikayeleri, masal, efsane, rivayet anlatımlarından ayıramıyoruz.

Hikaye türünün ilk büyük başarısını XIII. Yüzyılda İtalyan edebiyatında görüyoruz. Bu yüzyılda yazılan hikayelerin büyük çoğunluğu nüktelidir;Ancak serüven hikayeleri de az değildir.

Hikayeye bugünkü anlamda ilk edebi kimliği kazandıran İtalyan yazar Boccaciodur. Sanatçı, rönesans hikayecilerini de etkilemiştir. Rönesans’tan sonra hızla gelişen hikaye XIX. Yüzyılda edebiyatın en yaygın türlerinden biri olmuştur.

Aynı yüzyılda, Tanzimat’ın ilanını takiben batının etkisiyle edebiyatımıza giren modern hikayeden önce Türk edebiyatının yüzyıllar süren sağlam bir hikaye geleneği vardır.

Bir kısmı günümüzde de yaşayan halk hikayeleri, meddah hikayeleri, halk masalları bu geleneğin tanıklarıdır. XIV. ve XV. yüzyıllarda yazıya geçirildiği sanılan Dede Korkut Hikayeleri ,çağdaş hikaye tekniğine yakın kurgusu ve planıyla Türk edebiyatının batıdan geride olmadığını gösteren eserlerdir.

Hikaye kelimesi ilk olarak Tanzimat’ta “roman” karşılığında kullanıldı. Bugünkü anlamda hikayelere ise “küçük hikaye” denildi.

Haldun Taner; “Öyküyü romanın kısası, romanı öykünün uzunu sanmak bence yanlıştır ;”öykü”nün , “roman”ın ayrı özellikleri vardır. Tekniği başka, işleyişi başka, üslubu başka iklimi başka….” diyor.

Hikaye hayatın bütünü içinde fakat, bir bölümü üzerine konulmuş derinliği olan bir büyüteçtir. Bu büyüteç altında kimi zaman olay, gelişim evreleriyle; kişi,zaman,çevre bağlantısı içinde, hikaye boyunca irdelenir. Yazar bir plana bağlı kalır. Bu tür hikayelere klasik vak’a (olay) hikayeleri diyoruz. Bu teknik, Fransız yazar Guy de Maupassant tarafından yaygınlaştırıldığı için; klasik vak’a hikayelerine “Maupassant tarzı hikaye “ de denir. Bu tarzın bizdeki temsilcileri Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi yazarlardır.

Kimin zamansa büyütecin altında incelenen olay değil hayatın küçük bir kesiti, insan gerçeğinin kendisidir. Bu tarz hikayenin dünya edebiyatındaki temsilcisi ise Anton Çehovdur. Çehov tarzı hikayede başarılı yazarlarımız arasında Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal vardır.

Hikayede Olay, Plan ve Konu:
Vak’a(olay) hikayelerinde olay önemlidir. Hikaye boyunca olay çeşitli yönleriyle irdelenir. Ayrıca olayın başlaması, gelişmesi ve belirli bir sonuca ulaşması gerekir. Sonuç, okuyucuyu şaşırtmaz; olayın gelişim aşamasında yer yer merak öğelerine yer verilir; düğümler oluşur; arkasından çözümler gelir.

Hikayede Olay
Üzerinde söz söylenen, fikir yürütülen olay veya durumudur. Hikayelerde yaşanmış veya yaşanabilir olaylar ele alınır.

Hikayede Plan
Hikayede plan hikaye çeşidine göre değişmektedir. Bu tür bir olay hikayesinde serim (giriş), düğüm(gelişme), çözüm(sonuç) bölümü vardır.

Serim: Bölümünde olay, kişi ve kişiler genel anlamda tanıtılır. Zamana ve mekana bağlı özellikler olay ve kişilere bağlı olarak verilir.

Düğüm: Yazar, hikayede, olayın akışı içinde kişiler, zaman, yer öğelerine yönelik bilinmezler düğümünü oluşturur. Hikayelerin hacim olarak geniş ve kapsamlı olmaması, düğüm sayısının da sınırlı olmasını sağlar, Merak öğesi olayı sürükler.

Çözüm: Olay hikayelerinde merak öğeleri, ana düğüm, genellikle beklenmedik biçimde çözülür. Hikayedeki ana olay okuyucuyu etkileyecek bir sonuca ulaşır. Klasik olay hikayelerinde ulaşılan bu sonuç sürpriz olmaz.

Çözüm bölümü hikayede herşeyin bittiği anlamında da değildir. Bir çok hikayede, hikayenin başlangıcı ve sonucu okuyucu tarafından tamamlanır.

Belli bir olay üzerine kurulmayan, anlatımın ön planda olduğu, hayatın bir kesitinin anlatıldığı hikayelere durum hikayesi denir. Kurucusu Anton Çehov’ dur. Yazarın bir plan yapma zorunluluğu yoktur. Durum hikayelerinde serim, düğüm, çözüm düzeni, olay hikayelerinden farklıdır. Olay hikayelerinde önemli ve öncelikli olan merak öğesi , durum hikayelerinde kişisel ve sosyal yorumlardan, duygu ve hayallerden sonra gelir.

Durum hikayelerinde belli bir düşünce güdülmez. Yazar kendi kişiliğini saklar.
Durum hikayelerinde hikaye kahramanları tam olarak tanıtılmaz. Kişilerin yaşam koşulları, zaman ve mekana bağlı olarak, doğal anlatım içinde okuyucuya sezdirilir.

Çevre ve insana ait ayrıntılar dikkatle ve tüm canlılığıyla verildiği halde; düğümlerin çözümü belli bir sonuca ulaşmaz. Olayların ve durumların akışı, okuyucunun hayal gücüne bırakılır. Durum hikayelerinde çoğu zaman olay hikayenin bittiği yerde başlar.

Hikayede Zaman
Zaman, hikayenin temel öğelerinden biridir. Klasik olay hikayelerinde anlatılan olay ya da olaylar, zamana bağlanır. Olay belli bir zaman dilimi içinde başlar, gelişir ve biter.

Hikayenin konusuna ve yapısına göre zaman uzar veya kısalır. Ancak, hikayede yılları alan bir zaman söz konusu değildir.

Durum hikayelerinde akan zamana yer verilmez. Belli zaman içinde gelişen olay ve olaylar zinciri olmadığı gibi, olaya bağlı değişen bir zaman da yoktur.

Mekan
Klasik olay hikayelerinde olayın geçtiği yere mekan denir. Yazar olayın gelişimi içinde, fazla detaya inmeden, olayın geçtiği mekanı da anlatır.

Durum hikayelerinde mekan anlatılmaz, sezdirilir. Mekana ilişkin verilen ayrıntılar hikaye konusuyla bağlantılıdır.

Hikayede Kişi, Kişiler
Hikayede birinci, ikinci ve üçüncü kişi gibi sınıflandırma yapılır. Birinci kişi baş kahramandır, diğerleri ise yardımcı elemanlardır.

Olay hikayelerinde; hikaye kişileri az da olsa fiziki ve ruhi özellikleriyle tasvir edildikleri halde; durum hikayelerinde, kişiler tanıtılmaz, olayla ilgili yönleri öne çıkarılır.

Hikayede Dil ve İfade Çeşitleri
Hikaye kişileri, günlük konuşma dilinin tüm canlılığı ile karşılıklı konuşmaktadırlar. Hikaye dilinde cümleler genellikle kısadır. Anlatım, günlük söyleyişte görülen deyim ve sözcüklerle zenginleştirilmiştir.

İfade Çeşitleri
Olay ve durum hikayelerinde anlatılanlar ya yazar tarafından ya da hikaye kişisi tarafından dile getirilir. Hangi durumda olursa olsun, hikayeye, anlatıcının bakışı hakimdir. Olay ve durum, anlatıcı tarafından yönlendirilir. Anlatıcı, hikaye kahramanı veya kahramanları adına düşünür. Hareketleri ve durumları anlatıcı yorumlar.

Görüldüğü gibi hikayede iki türlü anlatım biçimi vardır. Hikaye kahramanı tarafından anlatılanlar hikayelerde “birinci kişili” anlatım; yazarın ağzından anlatılanlar ise hikayelerde ““üçüncü kişili ” anlatımdır. Bazı hikayelerde bu iki anlatım biçimi birlikte kullanılır.

Hikaye dilinin zenginliği, yazarın dile hakimiyetiyle ilgilidir. Hikaye dili, yazardan yazara, ayrıca hikaye türüne ve konusuna göre değişir.
Durum hikayelerinde ise günlük dilin kullanılır.

MODERN HİKAYE
Yazarın, insanların her gün gördükleri fakat düşünmedikleri bazı durumların gerisindeki gerçekleri hayal ve bir takım olağanüstülüklerle anlattığı hikaye biçimine Modern Hikaye denir.

Hikayede bir tür olarak 1920’li yıllarda ilk defa batıda görülen bu anlayışın en önemli temsilcisi Franz Kafka’dır. Bu türün bizdeki temsilcisi Haldun Taner, hikayelerinde genellikle büyük şehirlerimizdeki yozlaşmış tipleri, sosyal ve toplumsal bozuklukları, felsefi bir yaklaşımla irdeler. Yazar sade anlatımına ince bir yergi ve yer yer alay katarak, olay ve kişilerin gerçek yönlerini göz önüne serer.

NOTLAR
• Türk Edebiyatında ilk hikayeler, Samipaşazade Sezai’nin yazdığı küçük eserlerdir.
• Batılı anlamda hikayenin Türk Edebiyatındaki ilk temsilcisi Ömer Seyfettin’dir.
• Modern hikayenin Türk Edebiyatındaki temsilcisi ise Haldun Taner’dir.

HİKÂYENİN TANIMI VE TÜRK HALK HİKÂYESİNİN KAYNAKLARI
Öykü, hikâye olarak da bilinir, gerçek yada düş ürünü bir olayı edebi bir üslupla aktaran kısa düzyazıdır.

Türk halk hikayeleri, efsânelerden, masallardan, menkıbelerden ve destanlardan kaynak olarak oluşmuşlardır. Türk tarihinde gelen hikâyeye malzeme olabilecek eserler bulunduğu gibi başka kaynaklardanda Türk halk hikâyesi beslenmiştir.

Kısaca Türk halk hikâyesinin kaynaklarını belirtecek olursak;
1) Türk kaynağından gelenler: Dede Korkut hikâyeleri, Köroğlu, Âşık Garib, Kerem ile Aslı, Tâhir ile Zöhre gibi hikâyelerdir.
2) Arap-İslam kaynağından gelenler: Leylâ ile Mecnun, Ebu Müslim, Battal Gazi…
3)İran-Hind kaynağından gelenler: Ferâd ile Şirin, Kelile ve Dimne vb.
Bu saydığımız kaynaklardan beslenen Türk halk hikâyeleri; Modern hikâyeciliğin oluşmasında önemli rol oynamışlardır.

BATIDA HİKÂYE
Antik Yunan ve Latin çağlarında, bugün anladığımız manâda hikâye yoktur. Klasisizm döneminde de fazla rağbet görmeyen hikâyenin yerine tragedya ve komedyalar yazılıyordu.

18.yy’da Voltaire’in hikâyeler yazdığını biliyoruz. Fakat, Voltaire’in hikâyelerinde daha çok kendi düşüncelmerini yaymak istediği bilinmektedir. Romantikler döneminde de W.Hoffman’ın, Adgor Poe’nın hikâyeleri gözümüze çarpmaktadır.

Ama gerçek hikâyeler devri, 19.yy’ın sonlarında realistlerle başlayıp günümüze kadar gelmiştir. Fransa’da yetişen ünlü hikâye yazarlarından Alphonse Daudet, Guy de Maupassant, A.Maurois en çok okunan yazarlar arasındadır.

Aynı yüzyılda yetişen İngliz ve Rus hikâyecileri de hikâye türünün gelişmesine hizmet etmişlerdir.

Dünya edebiyatında hikâyenin önemi büyüktür. Bildiğimiz gibi iki tür hikâye vardır. Bunlardan ilki Maupassant tarzı hikâyelerdir. Bu hikâyeler, küçük bir roman gibi olay örgüsü içinde yazılırlar. Olayın örgüsü daha önce tâyin edildiği için okuyucuyu zorlayan bir hayâl gücü gerektirmezler. Bu hikayelerde toplumsal konular ve kişilerin karakterleri incelenir. Gözleme ve gerçekliğe büyük önem verilir.

Çehov tarzı hikâyeler ise romandan bağımsız bir kuruluşa sahiptirler. Hikâyenin başlangıcı ve sonu bir düğüm hâlinde, olay örgüsü dahilinde verilmez. Okuyucunun ufkunu geliştirmesine yöneliktir. Kişiler hakkında fazla bilgi verilmeden, anlatılmak istenen mesaj okuyucuya aktarılır.

Maupassant tarzı hikâyeler daha çok klasik tazdadır.Çehov tarzı hikâye anlatıma dayalı olduğu için modern tarz hikâyenin ortaya çıkışını hazırlamıştır.

Zaman, mekan, kişilerin tanıtılması gibi konularda romanda bağımsız olarak yazılan Çehov tarzı hikâyede gerçek yaşam daha soyuttur.

TÜRK EDEBİYATINDA HİKÂYE
Bugün anladığımız manâda hikâye bizde 1870′lerden beri görülmeye başlamıştır. Fransızca’dan tercüme edilen romanlarda hikâye zannedildiği bu dönemde, roman ve hikâye terimleri yeni yeni anlaşılmaya başlanıyordu. Daha sonraları; hacimce çok olanlara roman, az olanlara da hikâye denilmeye başlanmıştır.

İlk hikâye kitabımız; Emin Nihat’ın 1873′te yayınlanan Müsameratnâme’sidir. 12 parça olan kitapta uzun kış gecelerinde anlatılan hikâyeler yer almaktadır.

Tanzimat döneminin ünlü simâlarından Sâmipaşazâde Sezâi’nin Küçük Şeyler’i de ilk hikâye örneklerindendir. Bu hikâyeler, Maupassant tarzı hikâyeleri andırmaktadır. Nâbizâde Nazım’ın Kara Bibik adlı hikâyesi de Anadolu köyüne ve çiftçisine bakış açışını yansıtan ilk hikâyelerdendir.

Servet-i Fününcular, roman gibi hikâyenin de ilk güzel örneklerini vermişlerdir. Halit Ziyâ Uşaklıgil, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Mehmet Rauf bu dönemde Maupassant tarzı hikâye yazanlar arasındadır.

Servet-i Fünün’dan sonra Türk hikâyeciliği, birbirinden farklı gelişmeler göstermiştir.

1) Olayların giriş, gelişme, sonuç bölümleri roman kurgusu gibi olan hikâyeler; Mapusan tarzının devamı niteliğindedir. Ömer Seyfettin bu tarz hikâyenin temsilcisi sayılmaktadır. Milli Edebiyat akımının da öncülerinden olan Ö.Seyfettin’in hikâyelerinde toplumsal konular itinâ ile ele alınır ve okuyucuya aktarılır. F. Celâlettin, Sabahattin Ali, Samet Ağaoğlu, Haldun Taner, Şevket Bulut da bu tarz hikâye yazan yazarlarımızdandır.

2) Olay örgüsü değişmeyen fakat yalnız İstanbul hayatını ele alan hikâyelerden Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın, Ahmet Rasim’in Osman Cemâl Kaygılı’nın hikâyeleri de bu tarz hikâyelerdendir.

3) Çehov tarzı hikâyeyi andıran, konu planlaması olmayan, duygusal heyecanları ve onları anlatan hikâyelerdir. Bu hikâyeler de; hikâyenin konusuna herhangi bir yerden başlanır ve duygular ve diğer kişisel heyecanlar okuyucuya aktarılır. Memduh Şevket Esendal, Sait Faik Abasıyanık, Tarık Buğra, Sevinç Çokum bu tarz hikâye yazmışlardır.

4)Anti-roman ve varoluş çizgisiyle oluşan yeni hikayeler: Modern toplumun bunalımlarının, çaresizliklerinin anlatıldığı bu tarz hikâyenin temsilcileri şunlardır: Yusuf Atılgan, Feyyaz Kayacan, Demirtaş Ceyhun, Orhun Duru, Ferit Edgü, Erdal Öz … Bu tarz hikâye daha soyut ve anlama dayalıdır. 1955 yılından sonra görülmeye başlanmıştır.

İSTAKOZ YAHUT ÇALMAKULAK
Nasıl ki, istakozun en zayıf anı kabuğunu değiştireceğ zamandır, bu sebeple “Zengin miğdelerin mey katığı”, bu hayvancık; kabuğunu değiştireceği zaman, denizin derinlerinde ve kayaların girintilerine girer. Böylelikle, düşmanlarından kendini saklamış, gözden uzak olma çaresini elde etmiş olur…
Bizimde, ilk buluşmamız istakoz gibiydi, gözden ırak…
O gün okuldan kaçmış, sözleştiğimiz gibi, Şule’yle; Feneryolu üzerinde, şehir kulübü önünden geçen yol üzerinde buluşmuştuk. İlk buluşmamızdı bu onunla… Ben, merhaba! Dedim. O da, “Merhaba” Dedi, bana. Mahçup gözlerini eğdi, hemen yere… Yürüdük yolda, sessiz yanyana… O ürkek, ben acemi…

***
Kabataş’ta gemiden çıktım, otobüs durağına doğru yürüdüm. Emirgân’a doğru uzanmak geçti, aklımdan. Doya doya Boğaz’da bir deniz havası teneffüsü…
Kaç yıl sonra; yine aynı his, yine aynı ümit… Deniz kenarında yalnızca oturduğum masada… Hafif serinliğin, sükûn ve sakin dakikaları… Yudum yudum içtiğim çay. Daha sonra; radyodan, perde perde dağılan ses; masaları aşıp, rüzgarla arkadaş oldu, deniz üzerinde, el ele… Kaç yıl sonra, sanki o günü hatırlatıyordu, spikerin ahenkli fısıltıları:
“Hani bir sevgilin vardı
Yedi-Sekiz sene önce,”

***
Bir başka hafta; ikindi zamanı, Recai’yi uğurlamak için gemideydim. Salonda; hem çayları yudumluyoruz hem de sohbet… Sohbet edenleri de çalmakulak…
Kim mi Recai diyorsunuz: Paris elçiliğinde memur. İyi Fransızca bilir, zekidir. Ama, gelgelelim, çapkın mı çapkın… 15 gün izinli gelmiş, şimdi dönüyor.
Yan tarafımızdaki masada bir aile oturuyordu: Yaşlı bir adam, bir kadın ve bir de kız. Recai, sık sık kıza kaçamak nazar fırlatıyor… Kız şirin, sempatik görünümlü. İhtiyar adam, yan tarafında; konuşuyorlar:
“Bana ne yapmak istediğinden bahset bakayım?”
Kız:
“Size, doktora tezimden bahsetmiştim.”
Dedi. Evet anlamında başını salladı, ihtiyar.
“Mümeyizler tezimi beğendiler, Dayı.”
“Şimdi ne yapacaksın?”
Kızın yüzündeki tebessüm yayılıverdi, birden. Sonra, sevinçli bir sesle cevap verdi:
“Dün bu hususta anlaştım Dayı.”
Dedi. İhtiyar:
“Ne gibi?”
“Stajımı yapacağım!”
“Desene, bundan sonra, yorgunluk safhası başlıyor?”
Kız ciddileşti:
“Hayır Dayı! Ben o fikirde değilim…”
İhtiyar:
“Niçin?”
“İnsan hayatında, çalışmaktan daha huzurlu bir şey olabilir mi…”
Bu sırada, masaya doğru, bir gençle, 40-50 yaşlarında bir adam yaklaştılar. Yaşlı adam tebessümle:
“Ooo! Maşallah, bu ne sohbet?”
Dedi. Masadaki kadın, kendisine ciddi bir edayla:
“Ne yazık ki, kısa sürecek…”
Diye imada bulundu. Delikanlı:
“Demedim mi Baba?”
Dedi ve kadının yüzüne baktı. İhtiyar da, hafiften çıkıştı:
“Geç kaldın oğlum, nerede ise gemi kalkacak!”
“İşlerimi ancak bitirebildim, Ağabey.”
Dedi. Kız konuşmaya başladı, yine:
“Sonra Dayıcığım, iki sene sonra stajım bitecek…”
Dedi ve sözünü bitiremeden, kardeşi lâfını ağzında bıraktı:
“Haa! Şu mesele. Onu kanuşturmaya dur Dayı; insanı kanunlarından bıktırır.”
Kız sinirlenmişti:
“Ne zannediyorsun, kıskançlığından kabına sığmıyorsun, ukâla…”
Dedi ve yüzünü yan çevirdi. Delikenlı güldü:
“İktisadı bitireli daha bir yıl oldu, kızım. Baş parmak sajı görüyoruz, şimdi”
Dayı, ciddi bakışla kıza sordu:
“Stajı bitirince ne yapacaksın?”
Kız:
“Bir büro açıp, çalışacağım…”
İhtiyar:
“Güzel daha başka düşüncen yok mu? Ben düşündüm ki…”
Bu kere de, ihtiyarın lâfı ağzında kaldı:
“Amma da yaptın Dayı! Lâf ebliği… Sonra da efendim, ideal erkeğini arıyacak…”
Baba hafiften sinirlenmişti. Oğluna tersçe bakıp:
“Sinan! Bu kinayeli konuşmalar da neden?”
Adam kızına dönü, yüzünü astı:
“Alev!”
“Hııhhh! Bilmez misin baba? Fesatlığı her yerde taşar, onun.”
Anne de kızına çıkştı:
“Alev, ayıp! Etraftan bizi dinliyorlar…”
Geminin ötmesi telâşlandırdı ve salonda bir kıpırdama başladı; uğurlamak için gelenlerden kimi garsona hesap soruyor, kimi el sıkışıp sarılıyordu. Defalarca tembihat ve bir sürü nasihat,bir uğultu dağılıyordu, gemide etrafa.
Kalktım, oturduğumn sandalyeden, ayrılırken gemiden; ne iktisadiyat var, ne hukukiyat! Sen Fransa’ya, ben Moda’ya… Haydi! Güle güle dedim Recai’ye, yürüdüm yalnızca…

Buruk Buruk Hikâyeler
İbrahim Ethem Aladağ

MEHMED’İN DÖNÜŞÜ
Saçtan yapılmış bir su deposuydu. Evin inşa edildiği günlerde takılmışve yirmibeş yılı aşkın süredir çürümeden dayanmıştı.

Fakat, ah o yalnızlık yok muydu?
Koskoca çatının içinde tek başına olması yetmiyormuş gibi bir de gün ışığından mahrum bulunması, işini iyice güçleştiriyordu.
Su deposu, takıldığının ikinci senesinde yalnızlığını kısmen de olsa gidermenin yolunu bulmuş ve kendisine bağlanan boruya:
-Ucundaki musluğa rica et, demişti. Evin içinde neler olup bittiğini, arada bir bize aktarıversin.
Deponun bu teklifi zorda olsa kabul edilmiş ve musluktan aldığı haberler, onun karanlık dünyasını aydınlatmaya başlamıştı. Artık depo, bazen suyunun neden birkaç saat içinde tükendiğini çok iyi biliyordu. Bunlardan ilki Kurban Bayramı’na rastlamıştı. Ev, tepeden tırnağa temizlenmiş ve kesilen hayvan için bol su gerektiğinden, depoyu kısa sürede boşaltmıştı.
Üç ay sonra musluktan, ev sahibinin düğün yapacağı haberini aldı. Ve düğün günün tıka basa dolu olduğu halde, gelen kalabalığa ancak iki saat dayanabildi. Depo, bu tür günlerde elinden geldiği kadar idareliolmaya çalışıyor ve suyunu azar azar göndermeye gayret ediyordu. Böyle yaptığında, tekrar suyla dolana kadar huzurlu kaldığını farketmişti.
Su deposu, çatıdaki dördüncü senesinde, musluktan sevinçli bir haber daha aldı. Evde artık üç kişiye hizmet edilecekti. Sahiplerinin nurtopu gibi bir erkek çocokları dünyaya gelmiş ve O’na dedesinin ismi verilmişti: Mehmed.
Birkaç gün sonra musluktan:
-Mehmed’i yıkıyorlar, müjdesini duyduğunda, sevinci dahada arttı. Onun ilk banyosu için büyük bir titizlik göstermeli ve suyunun en berrak kısmını göndermeliydi. Depo, daha sonraki günlerde de onun bezleri için aynı titizliği göstermeyi ihmâl etmedi ve Mehmed’in büyümesini adıdm adım soruştruyordu.Musluktan aldığı haberlerle saçlarının uzamasını, emeklemesini, yürümeye başlamasını ve okula gitmesini hayâlinde canlandırarak kendisini avutuyor ve Mehmed’i görmüş gibi oluyordu.
Yıllar böylece akıp gitti. Su deposu yaşlanmıştı, Mehmed ise yağız bir delikanlı olup askere gitmişti. Depo sanki ilk defa yalnızlık çekiyor ve ona kavuşmak için suyunun her damlasıyla dua ediyordu.
Mehmed’in dönmesi bir hayli geçikti.
Ve günün birinde su, her zamankinden fazla kullanılmaya başladı. Evdeki faaliyet, yaşlı deponun gözünden kaçmamıştı.
Sebebini musluğa sorduğunda, yirmi yıl önceki gibi:
-Mehmed’i yıkıyorlar, cevabını aldı. Doğu sınırında askerlik yaparken, vatan hâinlerinin kurşunlarıyla vurulan Mehmed’i yıkıyorlar.

Hikaye, Hikaye nedir, Hikaye ne demek, Hikaye hakkında bilgi, Hikaye ile ilgili bilgi Hikayenin özellikleri, Hikaye özellikleri, Hikaye yazma, Hikaye türleri, Hikaye çeşitleri, Hikaye örnekleri, Hikaye örnekleri, Hikaye örnek, Hikaye örneği

Bu yazıda aradığınız konu yoksa soruyu yazın paylaşılsın ve eklensin