Mevlananın Yedi Öğünün Açıklaması yazısına puan ver :
1 Puan2 Puan3 Puan4 Puan5 Puan6 Puan7 Puan8 Puan9 Puan10 Puan | 7,56 / 10 | 68 kisi / 514 puan verdi.
Loading ... Loading ...
Bu siteyi beğendinmi?

Mevlananın Yedi Öğüdü
Hz. Mevlana’nın çağlar ötesinden günümüze ulaşan önemli miraslarından biri de yedi öğüdüdür. Gerek ferdi gerekse toplumsal pek çok problemin reçetesi olan bu yedi altın öğüt şöyledir:

Dolayısıyla Hz. Mevlana’nın bütün hayatında ve eserlerinde temel dayanağı hep Kur’an ve hadisler olmuştur. Bunları yorumlamış, bunlarla yoğrulmuş, sohbetleriyle çevresindekilere, eserleriyle daha sonra yaşayanlara bunları anlatmıştır. Güzel ve coşkulu bir anlatış, geçmişten ve yaşadığı günlük hayattan verdiği binlerce güzel örnek, akıl ve düşünce sahiplerine, gönül ve can sahiplerine Kur’an ve hadisleri daha iyi anlatmak içindir.

Ölümünden sonra yaklaşık sekiz yüzyıl geçmesine rağmen Mevlana unutulmamış, felsefesi kaybolmamıştır. Günümüzde, Mevlana’nın görüşlerini temel alarak kurulan Mesneviliğe tüm dünyada gönül veren insanlar vardır. Her yıl, Türkiye‘ de birçok ülkeden katılımcıyla Mevlana günü düzenlenmekte, – ki şuanda bizler de böyle bir organizasyonun içinde yer almaktayız- O’ nun felsefesi ve eserleri tartışılmaktadır. Mevlana ölümünden sonra da insanları etkilemeye devam etmiştir. Tanrı ve insana duyduğu engin sevgiyi sanatla besleyip geliştiren Mevlana felsefesinden etkilenen ve en iyi biçimde özümseyen Mustafa Kemal Atatürk, Mevlana’yı, İslamiyet’i Türk ruhuna uyduran büyük bir reformist olarak nitelemiştir. Mevlana’nın unutulmamış olmasının en önemli nedenlerinden birisi de, düşüncelerinin evrensel olması ve düşüncelerini şiir sınırsızlığıyla usta bir biçimde sunmasıdır.

Ne yazık ki, geçen sekiz yüzyıl sonunda savaşlar ve kavgalar son bulmamış, Mevlana’nın sevgi ve hoşgörüyle son vermek istediği kin ve nefret varlığını sürdürmüştür. Bugün dünyamızın birçok yerinde var olan ve insanlığı etkileyen ırkçılığa, şiddet ve hoşgörüsüzlüğe karşı; Mevlana’nın hoşgörülü ve barışçı felsefesi benimsenirse, evrensel barış bizlere çok uzak olmayacaktır. Özellikle, terör ve savaşın yoğun bir şekilde hissedildiği şu günlerde Mevlana düşüncesinin önemi daha çok ortaya çıkmaktadır. Mevlana’nın çok önem verdiği ve tutkuyla bağlandığı insanlar, hala bu sevgiyi ve hoşgörüyü anlayamamış, kendi hayatlarına uygulayamamışlardır. Günümüzde artık insanların farklılıklarına hoşgörüyle bakabilmeyi ve birbirlerini sevebilmeyi öğrenmeleri gerekmektedir.

Netice itibariyle asırlar sonra bile tüm dünyadan, farklı din ve kültürlerden insanların ilgilerini hala çekmeyi başaran Mevlana’nın insan sevgisi temelli düşüncesi bizlere İslam’ın gerçek yorumunu sunmaktadır. Özellikle son zamanlarda “Terör” ile birlikte anılmaya başlayan ve dar çevrelerde kabul gören “İslam” telakkilerinin, Kur’an ve Sünnet’ten ne kadar uzak bir yaklaşım tarzı olduğunun en güzel kanıtı işte Mevlana’nın çağlar ötesinden gelen sevgi felsefesidir.

Bu kısa açıklamadan sonra Mevlana’nın yedi öğüdünün fert ve sosyal ilişkiler açısından önemini değerlendirebiliriz.

Mevlana’nın Yedi Öğüdü Geniş Açıklaması

Cömertlik ve Yardım Etmede Akarsu Gibi Ol
Burada ele alacağımız, Mevlana’nın yedi öğüdünden ilki cömertlik ile ilgili olandır. Cömertlik sözlükte; “Para ve malını esirgemeden veren, eli açık, selek, semih, ahi, bonkör” olarak tarif edilmektedir.

Cömertlik insanın, sahip olduğu imkânlardan, muhtaçlara meşrû ölçüler dahilinde, ve Allah rızasından başka hiç bir gaye gütmeden, ihsan ve yardımda bulunmasını sağlayan üstün bir ahlâk kuralıdır. Tüm kutsal dinlerde emredilen sabır, fedakarlık, cömertlik gibi duygular hayatın acı ve ızdırablarını hafifleten, yaşam gücünü besleyen motive edici güçler olarak kişiyi psikolojik olarak koruyabilmekte ve bireyde mesuliyet duygusunu geliştirerek şahsiyet bütünlüğü sağlanmasına yol açmaktadır.

Cömertlik Kur’an ve Peygamber tarafından övüldüğü gibi pek çok düşünce insanı tarafından da taktir edilen bir davranıştır. İslam dini zekat ibadeti ile insanın manevi dünya ile irtibatını kesen ve onu en çok gaflete düşüren önemli faktörlerden birisi olan mal-biriktirme sevdasını disipline ederek, inanan insanın Kutsal ile kesintisiz irtibatını sağlamış olur.

Cömertlik duygusu insanları, muhtaç olanlara vermeye, ihsanda bulunmaya sevkeder. Bu duyguya sahip olan kişi, hem bireysel anlamda gerçek mutluluğa ulaşır hem de toplumsal alanda lüzumlu olan her konuda ihtiyaç sahiplerine yardım edebilme hasletine sahip olur. Aşağıdaki gerçek yaşamdan alınmış anektot bunun açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

“Özel okulda okuyan bir öğrenci mutsuzluktan şikayet ediyordu. Mutlu değil misin? Hiç mutlu olduğun bir anın yok mu? Veya mutlu olmak için ne yapıyorsun? diye sorulduğunda, mutlu olmak için, canım sıkıldığında bazen gider bir simit alır ve o simidi sokak çocukları diye ifade edilen çocuklarla paylaşır, onlarla sohbet ederim. Ve o zaman çok mutlu olurum. Bir başka dünya, bir başka ruh haline bürünürüm, dedi.” İşte mutluluk vermektir. Verirsen mutlu olursun. Karşı tarafa tebessüm verirseniz, güler yüz verirseniz, iyi niyet verirseniz, yüreğinizden gelen sevgiyi verirseniz onlar da size verecek ve mutlu olacaksınız.

Cömertliğin zıttı cimrilik tutum içgüdüsünün bir bozulmasıdır ve sözlükte; “Elindeki parayı harcamaya kıyamayan, bitli, eli sıkı, ekti, hasis, kısmık, kibritçi, mıhsıçtı, nekes, pinti, sıkı, varyemez.” şeklinde tarif edilmektedir. Cömertliğin zıttına cimrilik istenmeyen bir kişilik özelliğidir ve Kur’an, Hadis ve pek çok düşünce insanı tarafından yerilen bir davranıştır.

Laurance Bold’un dediği gibi; Para bize yaşamımızdaki bazı şeyleri daha dolu olarak değerlendirecek zamanı verebilir. Ancak bunu yapmak için gereken saf ruhu ve merakı vermez. Para, bize yeteneklerimizi geliştirecek zamanı verebilir ancak bunu yapacak cesareti ve disiplini veremez. Para bize ilişkilerimizi geliştirecek ve beslemek için zaman verebilir; ancak bunu yapmak için gerekli sevgi ve özeni veremez. Para bizi kolaylıkla bıkkın, korkak, bencil ve yalnız biri haline getirebilir. Kısacası para kendisini ne için istediğimize ve onunla ne yapacağımıza bağlı olarak bize, özgürleşmemizde yada köleleşmemizde yardım edebilir. Bu açıdan Harge’in şu sözü manidardır: “Zenginlik, kendisine sahip olana ya hizmet eder ya da hükmeder.”

Ünlü psikolog Alfred Adler ise, cimrilik konusunda şöyle der: “Hasetle yakın bir akrabalığı bulunan, çokluk buna bağlı olarak görülen bir karakter özelliği de cimriliktir. Cimrilik deyince yalnız para toplayıp biriktirmekten oluşan dar anlamda bir cimriliği değil, genel anlamda bir cimriliği anlıyoruz. Böyle bir cimriliğin de başlıca dışavurum biçimi, cimri kimsenin başka birini sevindirmeye bir türlü yanaşmaması, yani tümüyle topluma ya da toplumun bireylerine karşı yakınlık göstermekte cimriliğe kaçması, çevresine bir duvar örerek kendisine ait sözde o değerli hazineleri güven altına almak istemesidir. Buradan da cimriliğin, bir yandan aç gözlülük ve kendini beğenmişlik, öte yandan da hasetle yakından ilişkili olduğu kolaylıkla görülür. Bütün bu saydığımız karakter özelliklerinin bir insanda aynı zamanda var olacağını söylersek, pek aşırılığa kaçmış sayılmayız. Dolayısıyla, ilgili özelliklerden birini bir insanda saptayan kimse aynı insanda sözü geçen karakter özelliklerinin de varlığını ileri sürüyorsa, bunu asla bir kehanet gibi karşılamamak gerekir.”

Cömertlik ferdin kendisiyle barışık olmasını, kendisine güven duymasını ve topluma güven telkin ettiği için hoşgörülürken, cimrilik hem ferde hem de topluma pek çok zararı dokunduğu, kişinin kendisine ve topluma olan güvenini zedelediği için bu şekilde çeşitli kültürlerde yerilmiş, hatta çeşitli roman ve tiyatrolara konu olmuştur.
Olumsuz bir kişilik özelliği olan cimrilik aslında kişinin topluma karşı duyduğu güvensizliğin bir yansımasıdır. Kişi başına bir hal geldiğinde kimsenin kendisine yardım etmeyeceğini, kendisinin tek dostunun yine kendisi olduğuna inanarak parasına kıyamamakta ve onu biriktirmektedir.

Herhangi bir biçimde ödüllendirilme beklentisi (belki iyi bir şey yapmış olmanın verdiği duygu dışında) olmaksızın bir başkasına yardım etmek olan özgeci davranış (yardım etme) da evrensel değer ilkelerinden biridir. Dayanışma, yaşamın bütünlüğünden kaynaklanır. Hiçbir öğe kendi başına yalıtılmış bir varoluş gösteremez. Yaşamın her öğesi anlamını diğer öğelerle kurmuş olduğu ilişkiden alır. Bu ilişkileri umursamamak, görmemezlikten gelmek yaşamı tıkar. Birey kendisini ailesinden, çalışmış olduğu işyerinden, ulusundan ayrı ve bağımsız olarak değerlendirip böyle bir anlayış içinde yaşamını sürdürdüğünde, onun yaşamında bir çok yüzeysellikler, anlamsızlıklar ve aksaklıklar olacaktır. Böyle bir kişi sürekli suyun akıntısına ters yüzmeye çalışan birinin yaşadığı zorlukları yaşayacaktır.

Şefkat ve Merhamette Güneş Gibi Ol
Mevlana’nın bir diğer öğüdü ise şefkat ve merhametli olmaktır.
Birçok psikolog şefkat itkisinin, bebeklerin doğdukları andan itibaren kucağa alınmaya karşılık vermeleri ve başkalarını okşama yetisini kazanır kazanmaz sevgisini dile getirmeleri nedeniyle, doğuştan geldiğini kabul etmektedir. Soğuk ve mekanik davranışa maruz kalan çocuklar genellikle mutsuzluk, hatta acı çekme belirtileri gösterirler. Son zamanda yapılan araştırmalarda sarılacak bir annesi veya anneye benzer yumuşak bir anne ikamesi (yapay anne) bulamayan maymun yavrularında ağır depresyon belirtileri gözlenmiştir. Ayrıca sevgi yetersizliği ile büyüyen çocuk aşağılık duygusuna sahip olur. Kendine güveni olmaz. Başkalarının yönlendirmesiyle hareket eder. Arkadaşlarının ve çevresindeki kişilerin sevgisini kazanabilmek için suç da olsa her davranışı yapmaya hazırdır. İçedönüklük ve saldırganlık gibi olumsuz davranışlar gösterir.

Şefkat ve merhamet, insanlara karşı sevgi beslemekten geçer, sevgi ise Mevlana düşüncesinin merkezidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi Mevlana’ nın sevgisi evrenseldir, ırk, din, dil ayrımı yapmadan tüm insanları kapsar. Mevlana’nın sevgisi, O’ndan yüzyıllar sonra Dr. Masumi Toyotome’de ifadesini bulan “Her Şeye Rağmen” rağmen sevgisidir.

Mevlana’nın düşüncesinin hala güncelliğini koruyor olmasının bir sebebi de, boyutları gezegenler ötesine ulaşan bir insanlık sevgisi ortaya koymuş olmasıdır.

Toplumda sevgi tek başına yeterli değildir. Sevginin yanında insanlar birbirine saygı da göstermelidir. İnsanlar birbirlerini severse her zaman diğerlerine yardım etmek ister. Bu sayede birinin bir sıkıntısı olduğu zaman bütün toplum o kişiye yardım eder. O kişinin acısını paylaşır ve sıkıntısını azaltır.

Saygı ve sevginin bir arada bulunduğu toplumlar uzun ömürlü olur ve hiçbir zaman kargaşa içine düşmez. O toplumda saygı ve sevgi ne zaman kaybolur ise o zaman o toplum çöker.

Saygıyı ve sevgiyi insanlar çocuk yaşta öğrenir. Büyüdükçe de geliştirir bu yüzden çocukların eğitimi ailede başlar. Ailede bir çocuğa insanlara karşı sevgi duyması öğretildiyse bu çocuk hayatı boyunca insanlara sevgiyle ve saygılı davranır. Fakat ailede çocuğa iyi bir eğitim verilmediyse bu çocuk hiçbir zaman insanlara sevgi duyamaz. Ayrıca çocuk annesinden, babasından yakın ve uzak çevresinden ilgi ve sevgi bekler. Beklentisine karşılık bulursa onlara duyduğu güven artar, bulamazsa azalır.

Gerek günümüz psikologları gerekse Mevlana insanın mutlu olabilmesi için sevgi dolu mutlu bir ortamda yetişmesini öngörmektedir.28 Nitekim aile içinde sevgi gören bir çocuk topluma da sevgi verir. Toplumda sevgi insanlar arasında barışı sağlar. İnsanlar birbirlerine sevgi ve saygı duyarsa birbirlerinin hakkını da gözetir. Bu da insanların birbirleriyle uyum içinde yaşamasını sağlar. O toplum gelişir ve ilerler. Diğer toplumlarda daha üstün bir durum kazanır.

Ayrıca sevgi önem vermeyi gerektirir. Biz karşımızdakine önem verirsek, karşımızdaki de bize önem verir.

Geçenlerde e-postama gelen ve hoşuma giden aşağıdaki öyküyü sizinle paylaşmak istiyorum.
“Bir gün kapı çalınmış, evin hanımı kapıyı açtığında ve ak saçlı, ak sakallı 3 adamı karşısında görmüş. Adamlardan birisi evin beyinin içerde olup olmadığını sormuş. Kadın olmadığını söyleyince, onlar da evin erkeği yoksa biz eve giremeyiz demişler ve akşamın olmasını beklemişler. Akşam olduğunda kadın kapıyı açmış ve onları içeri davet etmiş. Onlardan birisi kadına; ‘Eşine söyle bizim birimiz sevgi, birimiz başarı, diğerimiz ise zenginliğiz. Bizden birini seçin, o içeri girsin’ demiş. Kadın da durumu eşine anlatmış. Eşi başarıyı alalım, kadın ise zenginliği alalım demiş, o esnada onları dinleyen küçük kızları ise neden sevgiyi almıyoruz, sevgiyi alalım demiş ve onu almaya karar vermişler. Kadın kapıyı açıp sevgiyi içeri davet etmiş, sevgi içeri yönelirken peşinden başarı ve zenginlik de eve yönelmişler. Kadın ben sadece sevgiyi çağırmıştım demiş. Bunun üzerine içlerinden birisi eğer, başarı yada zenginliği isteseydiniz sadece istediğiniz girecekti. Fakat siz sevgiyi istediniz ve sevginin olduğu yerde başarı ve zenginlik de mutlaka bulunur demiş.”

Başkalarının Kusurlarını Örtmede Gece Gibi Ol
Mevlana’nın çağlar ötesinden günümüze ulaşan çok değerli öğütlerinden bir diğeri de başkalarının kusurlarını araştırmamaktır. Başkalarının kusurlarını araştıran, kendisini başkalarına odaklayan kimse kendi hata ve kusurlarını göremez.

Kusurların örtülmesi çeşitli açılardan olmaktadır. Bize bir kötülük yapmış olan insanın bu kötü davranışı karşısında ona karşı iyi davranmak suretiyle onun bu kusurunu örtmek şeklinde olabileceği gibi, bir kişinin yanlışını ifşa ederek onu toplum içinde küçük düşürmekten sakınmak şeklinde de olmaktadır.
Gerçekte bize haksızlık etmiş, yanlış yapmış, bizi üzmüş, ezmiş ve bir insanı affetmek, onun hata ve kusurlarını görmemezlikten gelmek insana çok ağır gelen bir meziyettir. Ama güzel huyların en asaletli olanlarından biridir. Çünkü iyilikle, kötülük bir olmaz. Kötülüğü iyilikle karşılayacağız ki, aramızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost olsun.

Lincoln’e: “Düşmanlarına niçin bu kadar iyilikte bulunuyor, elinde güç ve imkan varken onları yok etmiyorsun?” dediklerinde, “Ben onlara iyi davranarak, onlarla güzel geçinerek zaten onları yok etmiş olmuyor muyum?” der.
İnsanların kusurlarını yüzlerine vurduğumuz zaman, kendilerini savunmaya geçecekleri için onların hatalarını görmelerini de engellemiş oluruz. Fakat bize karşı göstermiş olduğu kötülük karşısında, iyilikle karşılık verdiğimizde Lincoln’in de ifade ettiği gibi onun bu kötü davranışını fark etmesine ve kendisini düzeltmesine daha çok katkı sağlamış ve böylece hem kendisine hem de başkalarına zarar vermesini önlemiş oluruz.
Kusur örtmenin bir başka türü ise, başkalarının yanında ifade edildiğinde rahatsız olacağı bir yönünü gizleyerek o kişiyi toplum içinde mahcup etmemek şeklinde olabilir. Herkesin zaafları, hoş olmayan yönleri olabilir. Fakat bazı kimseler kendilerini bırakıp, başkalarının kusurlarını, zaaflarını, eksiklerini araştırıp onların dedikodusunu yapmayı adeta kendilerine meslek edinmişlerdir.

Dedikodu, gerçek olup olmadığı bilinmeden başkalarına kara çalmak, insanları kötülemek, kınamak, suçlamak amacıyla yapılan konuşmalar olup, sözlü saldırının günlük yaşantıda yer alan en etkin ve yaygın biçimidir.
Ev toplantılarında kadınların, komşuların, işyerinde çalışanların birbirlerini çekiştirmesi, kendilerince kötü yönlerini döküp sayması dedikodunun toplumsal yaşantıdaki yerini gösterir.

Başkalarının kusurlarını ortaya koymanın bir başka nedeni de bir kimsenin iyi durumda olmasını istememek olan kıskançlıktır. Kişi bir özelliğinden dolayı kıskandığı diğer kişinin eksik ve kusurlarını ortaya koyarak adeta ondan intikam almak istemektedir.

Hiddet Ve Asabiyette Ölü Gibi Ol
Mevlana’nın bu tebliğimizde ele alacağımız bir diğer önemli öğüdü ise öfkemize hakim olmamızla ilgilidir. Öfkeyi ihtiyaçlarımız veya arzularımız engellendiğinde, incinme, tehdit vb durumlarda gösterdiğimiz kızgınlık veya saldırganlık olarak tanımlayabiliriz. İnsan öfke ile yapılacak işin yarar yerine zarar getireceğini düşünerek öfkelenmemeğe kendisini alıştırmalıdır.

Dr. Akil Muhtar Özden, İlim Bakımından Ahlâk isimli eserinde hiddetle ilgili olarak şunları söylemektedir:

“İnsanlar için hiddeti, geçici bir delilik gibi telakki ederlerdi. Kızgın insan kendine sahip olmaz. Düşünce kabiliyeti bozulur. Söz söylemek güçleşir. Bütün ahlâki hisler ve terbiye kaideleri karanlıkta kalır. Bir çok fizyolojik değişiklikler olur. Çok defa yüz kızarıyor, gözler parlıyor, kan basıncı çoğalıyor. Hiddet edenler hareketlerinin kontrolünü kaybederler. Manasız şeyler yaparlar. Tabii halde iken akıllarından geçmeyecek kadar fena sözleri söyler, kavga edebilirler.

Kızgınlıkla yapılan hareketler ve işler umumiyetle muzırdır. Hiddete galebe çalmayı bilmeli, çabuk geçirmeli, her halde ona tabi olarak her hangi bir şey yapmaktan çekinmelidir.
Hiddet getiren hadiseler muhteliftir. İnsanları, maddi yaralardan ziyade, izzetinefislerine dokunan hareket, istihza gibi muameleler hiddetlendirir.

İslâm hekimleri hiddet getiren sebepleri iyi tetkik etmişlerdir. Bunların bir kısmı hiddet edenin şahsına aittir. Kendini çok beğenmek, kendinde olmayan kemalle iftihare alışmak, küçük sebeplerden dolayı kavgayı itiyat edinmek, sık hiddetlenmeyi mucip olur. Başkalarından gelen hiddetlenme, sebepleri arasında da istihza, yoksuz tenkit, zulum ve gadir, kibir azamet, birini aciz gördüğünü hissettirme, bazı eşyayı başkalarından kıskanma, zem, iftira etme, haksız hareketlerde bulunmayı zikrederler.

Hiddetin başka başka şekilleri vardır. Bir nev’i karşısındakine tecavüze sevketmez, çabuk geçer. Diğeri az çok devamlı olur, kin uyandırır. Üçüncü bir nev’i hemen mücadeleye sevkeder.

Hiddetin neticeleri arasında, felç, kalp krizleri, kanamalar, hazım bozuklukları, hastalıklara karşı vücudun mukavemetinin azalması gibi, uzvi mazaratlar vardır. Hiddetlenme, kin adavet ve intikam hisleri doğurur. Dostların muhabbetlerini azaltır, görenlerin istihzalarını celbeder ve nihayet insanda nedamet ve elem gibi ızdıraplar bırakır.

İnsan kendi hiddetini yenmeye çalışır ve bunu itiyat haline getirebilir ise, bir çok beyhude küçüklüklerden, elemlerden kaçınabilir. Her halde hiddetin emrettiği hiçbir hareketi yapmamalıdır. Evolüsyon insanları hiddete galebeye doğru sevkediyor. Bazı iptidai kavimlerde bile bu galebe kabiliyetini büyümüş görüyoruz. Dr. Boas’ın, Kolombia yerlileri hakkında yazdığı şu sözler bunun bir misalidir. Bu yerliler hiddet ederler ise hemen yere oturur veya yatarlarmış. Böylece uzun zaman bir şey söylemeden ve hiç bir şey yemeden kalırlarmış. Kalkdıkları zaman rakiplerine karşı bu suretle üstünlük gösterdiklerinden büyük bir sevinç duyarmış.

Hiddeti yenmeğe alışmak katiyetle lazımdır. İzzeti nefse ilgili yüksek hisleri kuvvetlendirmek suretiyle bu yapılabilir. Hakaret gören, faziletini çoğaltarak benliğini memnun etmeyi öğrenmelidir. Haksız tenkitlere ehemmiyet vermek manasızdır. Bunlara daha mükemmel iş görmek, daha iyi bir eser meydana getirmekle cevap vermek büyüklük olur. Her bakımdan güzel, her cihetten faydalı olan bu kemali, bir ülkü gibi takip edenler muvaffak olur. İyi bir terbiye, doğru düşünme, bu zihni kazancı kolaylaştırır. İnsan her bir hissini mukabil hissi kuvvetlendirerek alt edebiliyor.”

İnsanın hiddet ve asabiyetini yenmesi ve sabır göstermesi Peygamber efendimiz tarafından da tavsiye edilmiş bir davranıştır. Mevlana’da yaşama sanatı “sabırla” başlar. Sabır, dayanabilmek, güçlüklere dayanabilmek sanatıdır.

Bir gün bir adam gelmiş:
“Oğlumu evlendirmek istiyorum. Nasıl bir kız alsam?” diye sormuş.
Mevlana: “Fakir bir adamın kızını al.” diye öğüt vermiş.
Bir gün de bir adam gelmiş:
“Kızımı evlendirmek istiyorum. Nasıl bir damat seçmeliyim?” diye sormuş: Ona da Mevlana:
“Fakir bir adamın oğlunu tercih et.” diye cevap vermiş.
Bu fakirlik, nice bir fakirliktir? Nice bir fakirliktir ki Peygamberimiz: “Fakirlik benim iftiharımdır” diye buyurmuşlardı. Bu fakirlikten sorulunca, Peygamberimiz: “Bu fakirlik, sabırdır.” demişti.
Asabiyet karşısında sabretmek ayrıca kişiyi “affetmeye” yöneltir ki bu da yaşam sanatının bir başka becerisidir38 ve mutluluğun anahtarlarından biridir.39

Tevazu Ve Alçak Gönüllülükte Toprak Gibi Ol
“Tevazu, makam, servet, şöhret gibi gelip geçici şeylere gereğinden fazla önem vermemek, bunları yararlanma, insanlara hizmet ve yardım etmek için ir vasıta saymaktır.

Mütevazi insan, hayatın türlü aşamalarını düşünerek kendi acizliğini unutmaz. Bütün hareketlerinde aklını kullanır. Basit duygularına esir olmaz. Sık sık kendini kontrol ederek hatalarını bulmaya ve bunları düzeltmeğe çalışır.

İnsandaki benlik duygusu irade ve aklın kontrolünden kurtularak azgınlaşırsa büyüklük hastalığı başlar. Fakat bu duygu gelişmez de şahsiyeti tamamen öldürülürse o zaman da aşağılık duygusu baş gösterir. Aşağılık duygusuna kapılan kimsede irade zayıflar, korkak, beceriksiz ve çekingen olur. Tevazu bir bakıma aşağılık duygusuna benzerse de ondan çok farklıdır. Tevazuda irade ve akıl vardır. Mütevazi insan düşünerek ve şuuruyla, bencil arzularını, isteklerini yener, kendinden bir takım meziyetler ve üstünlükler hayal etmez.
Ancak tevazuun da bir sınırı vardır. Tevazuu miskinlik, uyuşukluk derecesine indirmek de hatadır. Mütevazi olmak demek hakaretlere katlanmak, haysiyet ve şereften yoksun olmak değildir. İnsan mütevazi olmakla beraber, vakar ve şahsiyetini korumasını da bilmelidir.”

Mevlana’ya göre büyüklenmemek, gururlanmamak, kibri bir tarafa bırakıp alçak gönüllü olmak, gönül kırmamak, edepli olmanın birer işaretidir ve tüm irfan sahiplerine göre her şey ancak edep ile güzelleşir, düzenlenir.
Hz. Mevlana’yı görmek için Konya’ya gelen büyük bir papaz maiyeti ile yolda giderken ona rast geliyor. Hürmet ederek huzurunda eğiliyor. Mevlana da aynı hürmetle mukabele ediyor. Papaz, her başını kaldırdığı zaman, Mevlana’yı aynı ihtiram vaziyetinde görüyor. Nihayet bu tevazu karşısında hayran kalıp Müslüman oluyor. Mevlana eve döndüğü zaman oğlu Sultan Veled’e şöyle diyor:
“Bir papaz, tevazu faziletini elimizden almak, o yolda bize galip gelmek istedi. Allah’a şükür biz onu mağlup ettik. Çünkü tevazu ve hilim Müslümanların şiarıdır.”

Hoşgörülülükte Deniz Gibi Ol
Mevlana’nın yedi öğüdünden altıncısı hoşgörülü olmakla ilgilidir.
Hoşgörü, insanı, insanlığı anlamak, bilmek, saygı duymaktır. İnsanların birbirinden farklı duygu, düşünce, davranış, tutum, eylem biçimleri olduğunu kabul etmektir.

Çağımızda hoşgörüye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü dünyamızda bir taraftan kültürel değişim ve küreselleşme hareketi yaşanırken, diğer taraftan da milliyetçilik, radikalizm, şiddet ve yabancılara karşı ayrımcılık ve nefret duyguları yaşanmakta ve tecrübe edilmektedir. Bu sebeple çağdaş bir insanda gelişmesi gereken en değerli yeteneklerden biris hoşgörü alışkanlığıdır.

Ruhbilim açısından hoşgörü, insanın kendisini başkalarının yerine koyması, onu anlamaya çalışması demek olan duygu sezgisiyle kazanılır. Önümüzdeki yıllarda bütün dünya ülkeleri ve ülkemiz, insan haklarının egemen olduğu, bireysel özgürlük ve toplumsal sorumluluk sınırlarının belirlendiği ekonomik, siyasal, kültürel bütünleşme arayışını sürdürecektir. Düşünce, karar verme gibi soyut kavramlardan, günlük uygulamaya kadar, anlayış ve Mevlana’dan bize miras kalan fakat şu anda varlığını neredeyse unutmuş olduğumuz hoşgörü gerçekleşmesi zorunlu bir kavram, çağdaş, geçerli, güncel bir ilişki, iletişim biçimi olacaktır.

Hoşgörülü olmak ailede kazandırılması gereken bir haslettir. Fakat çocuklar yaptıkları ufak tefek hatalardan dolayı bile çoğu kez cezalandırılırlar. Bağışlanmayan çocuklar ise ileride yetişkin olduklarında “bağışlayamayan” ve “hoşgörüsüz” insanlar olurlar. İnsanlarla iletişimlerinde katı olurlar ve bunun rahatsızlığını iç dünyalarında bir ömür boyu çekerler. Oysa nefret, kin tutma, bağışlayamama ve katılık, duygusal bir tükenmedir. Yıkıcıdır, insanın kendi kendini bozguna uğratan duygulardır. Çocukları bilemediğinden, istemeden yaptıkları konusunda bağışlamayan bir tutum izlemek, onları kendilerine karşı katı olmalarını ve kendileriyle barışık olmamalarını körükler. Bu sebeple onların davranışlarına göre onları şımartmayacak bir biçimde bir hoşgörü yaklaşımı sergilemek gerekir.

Mevlana’nın hoşgörüsü sevgi anlayışının bir uzantısı olarak dil, din ve ırk farkı gözetmeyen bir hoşgörüdür. Çünkü O yaşamın, insanlığın olmazsa olmazı olarak gördüğü hoşgörünün, her insanda bulunması gerektiğine inanmaktadır. Bu niteliği tüm dinlere, inançlara, düşüncelere, görüşlere de açık tutar. Çünkü Mevlana’ya göre ilk yaratılan aşktır. Her yaratık bir aşk kıvılcımı taşımaktadır ve bütün varlıklar yüceler yücesi olan Tanrı’ya doğru bir vuslat özlemi içindedir. Hoşgörüyü “Yüceltilmiş Davranış”ın vazgeçilmezi sayar. Çünkü hoşgörü, özellikle de Mevlana hoşgörüsü içinde; insana saygı vardır, sevgi vardır, aşk vardır. Yoksa insandaki bu nitelik oluşamaz.

Öteden beri olgun sanılan insanlarda bile kendini ve kendi düşüncelerini beğenmek, kendisininkinden başkalarını düşünce ve inançlarına hiç olmazsa şüphe ve küçümseme ile bakmak adeti vardır. Etrafındakilere gerçekten değer veren insanlar da pek azdır. Çocuğun bencilliğinden başlayarak yetişkin insanların kendilerini beğenmişliklerine ve gururlarına kadar bin bir şekil alan bu huy, tarihin birçok kanlı olaylarına sebep olduğu gibi, büyük uygarlık eserlerinin de doğmasına hizmet etmiştir. Birinci olaylar, affedememek, dayanamamak, kıskanmak, kavrayamamak, gibi ruhun pek zayıf ve küçük düşmüş olmasının sonucu olan hoşgörmezliğin (taassup) ürünüdür; ikincisi, yani uygarlık eserleri, kendine güvenmek, bilgisine emin olmak, insanlığı sevmek gibi bir ruh yüceliğinin ürünüdür. İkisi de bencillik gibi görünen bu hallerden birincisi, dar kafalı ve körelmiş, kıskanç, bu yüzden de ilerleyeni göremeyen manevi körlüklerin sonucudur; ikincisi ise, geniş ve sınırsız bir zekanın aydın ve üstün tutkuların eseridir. Bu itibarla birincisi kısır olduğu kadar da geri, ikincisi ise, verimliliği kadar da ileri bir karakterdir. Hangi türden olursa olsun, uygarlığı ve insan mutluluğunu ikinci ruhlara borçluyuz. Zira bunlar bağışlamasını bilir, karşısındakini dinlemek irade ve inancına maliktir; kendi düşüncelerini başkalarınınki ile mukayese edebilir ve bencilliğinden hiç olmazsa, karşısındakilerin fark edemeyecekleri bir manevra ile vazgeçebilir. Doğruyu ve iyiyi, tereddütsüzce benimser, beğenir, hiç olmazsa onları dinlemek ve suçlandırmamak büyüklüğünü gösterir. Vaktiyle Voltaire bir yazısında, “Senin fikirlerini beğenmiyorum, fakat onları savunmana engel olacak kimselerle ölesiye savaşmaya hazırım.” demiştir ki bu hoşgörünün pek yüce ve asil bir ifadesidir.

Yine Voltaire’nin şu ifadeleri oldukça manidardır; “Ey Tanrım! İnsanlar artık birbirlerinin kardeşi olduklarını hatırlayabilsinler ve barışçı bir emek ve endüstrinin verimlerini zorla çalmak isteyen eşkiyalığa karşı nasıl nefret ediyorlarsa, ruhlar üzerine istibdat yapmaktan da öyle dehşet duysunlar! Eğer savaşlardan çekinmek imkanı yoksa, hiç olmazsa barış için iken birbirimizden tiksinmeyelim, birbirimizi parçalamayalım!”
Kaynağını Kur’an ve Hz. Peygamber’in uygulamalarından alan Mevlana’nın hoşgörüsünü en güzel ifade eden ve adeta hoşgörünün sembolü haline gelmiş olan şu beyiti burada zikretmeden geçemeyeceğim:
Gel yine gel, her ne olursan ol yine gel
Eğer kafir, Mecusi veya Putperest isen yine gel.
Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir
Yüz defa tövbeni bozmuş olsan yine gel.

Ya Olduğun Gibi Görün, Ya Göründüğün Gibi Ol
Mevlana’nın burada ele alacağımız son öğüdü olduğun gibi görünmektir.
Genel anlamıyla kişinin başkalarından ayrı bir insan olarak kendi sosyal kimliğinin farkında olması psikolojide öz-bilinç kavramıyla ifade edilmektedir. Psikolojik anlamda sağlıklı insanlar ne olduklarının ve ne olmadıklarının farkındadırlar.

Mevlana’nın burada ifade etmek istediği husus insanın özüyle, sözüyle bir olması, yanar döner, bir öyle bir böyle davranmamasıdır. Mevlana’nın yaşadığı dönemde, yönetici konumundaki insanların etraflarında onlara gerçek yüzlerini göstermeden dalkavukluk yapan insanlar olduğu gibi, Mevlana’nın kendi çevresinde de O’na başka türlü etrafa başka türlü davranan insanlar olmuştur ve O bu durumun hoş olmadığını bu veciz sözleriyle ifade etmişlerdir.

Tarihin her döneminde, dünyanın her tarafında birçok insanların alışkın olduğu, birçoğunun hoşlandığı dalkavukluk belki diğer bazı insancıl kusurlar gibi suç eğilimli bir davranış değildir, fakat bazı hallerde zararlar yaratabilen bir karakter bozukluğudur. Dalkavukluk açık yürekliliğin ve samimiliğin tamamıyla tersi olan bir davranıştır. Samimilik kendine olduğu kadar başkalarını da aldatmamak, medeni cesurlukla konuşmak, doğru bildiği şeyi sakınmadan söyleyebilmektir.

Dalkavukluk çoğu kez bir aşağılık duygusunun, kişiliklerini kabul ettirme zorunluluğunun baskısı altında olarak ancak başkasının koltuğu ve korunması altında yaşamak ihtiyacından ortaya çıkabilmektedir.
Özellikle evlilik öncesi tarafların birbirlerini olduklarından daha olumlu kişilermiş gibi göstermeleri, olumsuz yönlerini gizleyerek hep olumlu yönlerini ortaya çıkarmaları yaşanan bir realitedir. Bu ise daha sonra mutsuz evliliklerin yaşanmasına sebep vermektedir. Çünkü taraflar birbirlerine karşı ne oldukları gibi davranmış, ne de davrandıkları gibi olabilmektedirler.

Olduğu gibi davranmayan insanlar çevreleri tarafından, bu yapmacık tavırlarından dolayı güvensiz kişiler olarak görülür ve kendilerine ona göre tavır alınır. Çevreden dışlandığını hisseden bu kişiler ise mutsuzluğa ve yalnızlığa mahkum olurlar.

SONUÇ
Mevlana’nın burada saymış olduğumuz yedi öğüdü hemen hemen herkesin bildiği fakat farkına varamadığı hususlardır. Yani herkes cömertliğin, merhametin, vs. iyi bir şey olduğunu, başkalarının kusurlarını araştırmanın, hiddetin de insana zararı dokunan özellikler olduğunu bilir ama çoğu zaman bir kişilik özelliği olarak bunları içselleştirmeyi başaramaz. Bu durum sigaranın pek çok kanser türünde büyük bir rolü olduğunun bilinmesine rağmen başta sağlık personeli olmak üzere hala pek çok kişi tarafından içiliyor olması gibidir.

Yedi öğütte ortaya konan hususlarla Mevlana, mesnevi ve diğer eserlerinde ortaya koymaya çalıştığı ideal insan modelinin bir parçasını sunmaktadır. Onun niyet-aksiyon perspektifinden yani ahlak felsefesi açısından ele aldığı ideal insan modeli, Kur’an’ın ideal insan yani salih insan modeliyle örtüşmektedir.

Mevlana dünya malına, servete, soya-sopa itibar etmemiş, insanları sabırlı, devlet adamlarını adaletli ve merhametli olmaya davet etmiştir. Mevlana insanların hem aklına, hem de gönlüne hitap etmiştir. Böylece insanın sevgi pınarı harekete geçer, beşeri ilişkilerinde daha hassas ve ulvi duygularla hareket eder, sosyal dayanışma tesis edilir.

Yaşadığımız yüzyılda başta stres ve çevre kirliliği olmak üzere pek çok olumsuzluk insanlığı tehdit etmektedir. Dışarıdan etki yapan bu tür baskılar ise bağışıklık sistemimizi olumsuz yönde etkilemektedir. Bağışıklık sistemimizin bozulması ile geliştiği düşünülen hastalıkların birkaçı şunlardır: gastrit, ülser, kolit gibi psikosomatik hastalıklar, tansiyon yüksekliği, bazı kalp, akciğer hastalıkları ve tümörlerdir. Bu tip hastalıkların doğmasına yardımcı olan etkenler ise: üzüntü, güvensizlik, inançsızlık, şüphecilik, gurur, kibir, ego, ilgisizlik, sevgisizlik vb.dir ki bunlar da Mevlana’nın mesnevisinde dikkat çektiği hususlardır. Mevlana’nın gösterdiği şekilde dünyaya niçin geldiğini aramasını bilen, cehaletten kurtulmuş, sevgiyi tanımış, kendi içi ile barışmış, iç dünyasına önem vererek onu eğitmeye niyetlenmiş kişi ve bu kişilerden oluşmuş toplumlar daha huzurlu ve bu nedenle daha sağlıklı olacaklardır.

Tasavvuf insanı sıkıntıda hissettiği an, huzura kavuşturan haldir, şifamız kendi içimize bakabilişimizdedir diyerek bugün psikiyatride gerek hastalığın önlenmesi, gerek tedavisinde amaçlanan kişi ve kişiler arası ilişkiyi iyileştirme çabalarında: kine-nefrete, tükenmişliğe yol açmayı önlemeyi, akıl bozukluğu olan hezeyanların-depresyonun gelişebileceği ortamı önlemeyi, ve ruhi bütünlüğü sağlayıcı yolları tarif etmektedir. Mevlana, hayatta olup bitenler, günlük stresler karşısında insanın dayanamayıp, fizik ve ruhsal hastalıklara yakalanmasının, tasavvuf metodu ile önlenebileceğini ifade etmektedir.

Esasen bütün dinler, felsefe ve ahlak sistemleri insanın maddi değil ruhi yönünü ele alıp, “insanı mutlu kılmak” ister. Görülüyor ki Mevlana insan ruhuna büyük önem vererek, akıl sağlığında koruyucu reçete yazıyor. Hem de ızdıraplı yatan hastanın hekiminden beklediğini yaparak, çocuk–kadın-yaşlı-suçlu ayırt etmeden herkese sevgi ile muamele etmeyi öğretiyor.

Fert ve toplum düzeninde anahtar rolü oynayan insan sevgisinden bahseden Mevlana:
“ne ben benim, ne sen sensin, ne sen bensin, bensiz…
hem ben benim, hem sen sensin, hem sen bensin…” diyerek iyi ilişkilerin fert ve toplum açısından önemini belirtmekte ve en ideal ruh hekimi gibi insan sevgisini hatırlatarak, “Biz kimseden ücret istemeyiz, ücretimiz hiçbir eksiği olmayan Allah’tan gelir…” ifadesiyle “halkı” ve “Hakkı” bir tuttuğunu belirtiyor.
Aslında fert ve toplum açısından değerini ortaya koymaya çalıştığımız Mevlana’nın yedi öğüdüyle ilgili söylenecek o kadar çok şey var ki… Fakat tebliğlerde sayfa sınırlaması olduğu için biz burada söylemek istediklerimizin pek çoğunu söyleyemeden bu kadarıyla tebliğimizi sınırlandırmak zorunda kaldık. Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ederim.

ÖZET
Hz. Mevlana’nın çağlar ötesinden günümüze ulaşan önemli miraslarından biri de yedi öğüdüdür. Mevlana bu öğütlerinde ferdi ve toplumsal ahlakımız ve mutluluğumuz açısından önemli olan, cömertlik ve yardımlaşmayı, şefkatli ve merhametli olmayı, başkalarının kusurlarını örtmeyi, hiddet ve asabiyette galebe çalmayı, tevazu ve alçak gönüllülüğü, hoşgörülü olmayı ve, ya olduğumuz gibi görünmemizi, ya da göründüğümüz gibi olmamızı öğütlemektedir.

Mevlana’nın felsefesinin temeli sevgiye dayanmaktadır. O yüzyıllardır hoşgörünün simgesi haline gelmiştir. Mevlana düşüncesini besleyen bir diğer önemli kaynak ise Kur’an ve Hz. Peygamber’in örnek ahlâkıdır.

Netice itibariyle asırlar sonra bile tüm dünyadan, farklı din ve kültürlerden insanların ilgilerini hala çekmeyi başaran Mevlana’nın insan sevgisi temelli düşüncesi bizlere İslam’ın gerçek yorumunu sunmaktadır. Özellikle son zamanlarda “Terör” ile birlikte anılmaya başlayan ve dar çevrelerde kabul gören “İslam” telakkilerinin, Kur’an ve Sünnet’ten ne kadar uzak bir yaklaşım tarzı olduğunun en güzel kanıtı işte Mevlana’nın çağlar ötesinden gelen sevgi felsefesidir.

mevlananın örnek davranışları, mevlananın 7 öğüdü ve açıklamaları, mevlana, mevlananın yedi öğüdü, mevlananın 7 öğüdü, mevlananın öğütleri, mevlananın yedi öğüdü ve açıklaması, mevlananın söyledikleri, mevlananın sözlerinin anlamları, mevlananın insan sevgisi üzerine sözleri, mevlananın 7 altın öğüdü, mevlananın yedi öğüdünün açıklaması, mevlananın yedi sözü, mevlananın yedi öğüdü nedir, mevlananın 7 öğüdünün anlamı, mevlananın 7 altın öğüdü, mevlananın 7 sözü, mevlananın 7 öğüdü ve açıklamaları, mevlananın 7 öğütleri, mevlananın 7 öğüdü nedir, mevlananın 7 öğüdünün açıklamaları, mevlananın ahlak anlayışı

Bu yazıda aradığınız konu yoksa soruyu yazın paylaşılsın ve eklensin

1 5 6 7
  1. a.osman
    06 Şubat 2014 | Cevapla

    Yine Mevlana tabiriyle”Cesede değil ruha” eğilmek,kalbi beslemek günümüz sorunlarının çözümü olacaktır.Bu ise Kur”an ve sünnet ışığında yaşamakla mümkün.Dünya anladı Hz.Mevlana nın kıymetini “Hoşgörü Yılı” ilan edildi de biz anlayamıyoruz nedense…