Skolastik Felsefe yazısına puan ver :
Puan ver : 1 Puan2 Puan3 Puan4 Puan5 Puan6 Puan7 Puan8 Puan9 Puan10 Puan (Henuz oylanmamış)
Loading ... Loading ...
Bu siteyi beğendinmi?

Skolastik Felsefe
Ortaçağın ilk döneminde hâkim olan felsefe, Yeniplatoncu renk taşıyan bir Hıristiyan felsefesidir. Ortaçağ felsefesi İlkçağ felsefesinden özellikle bir noktada ayrılır. Ortaçağa has olan felsefeye “Skolastik” denir. Skolastik, “okul bilimi” anlamına gelir (latince schola=okul); çünkü bu dönemin felsefesi gerçeği aramaktan çok, okul “öğretilen” bilgilerden ibaretti.

Ortaçağ yani manastır okullarında “yedi özgür sanat” denilen şu dersler okutuluyordu: Gramer, astronomi, müzik, hitabet, dialektik (mantık), aritmetik, geometri. Bu öğretimin tacını da, doğal olarak ilahiyat (teoloji) oluşturuyordu. Bir kez daha vurgularsak: Skolastiğin amacı araştırma değil, “eğitim ve öğretim”dir.

Hemen tüm Ortaçağ felsefesinin skolastik, yani bir “okul sistemi” olduğunu söyleyebiliriz. Bunun için Ortaçağ filozofları kendilerini araştırıcı değil, hoca sayar. Çünkü Ortaçağ filozofları gerçeğe; “zaten”, sahip olduklarına inanıyorlardı. Bunun için de ayrıca gerçeği aramaya gerek görmüyorlardı.

Onlara göre gerçek aslında dinin dogmalarında belirlenmiştir. Yapılacak tek şey, bu dogmaları bir “sistem” halinde düzenlemek, yani aklın kavrayabileceği bir duruma getirmektir. Sistemleştirilen dogmalar, daha sonra okulda gençlere “bilgi” olarak aynen aktarılır. Batıda, özellikle Lâtin Avrupa’da, felsefe eğitimi medreselerde yapılırdı. Hocalar da rahiplerdi. Ortaçağ felsefesinin karakteristik özelliği, skolastik oluşudur.

Oysa İlkçağda, birbirleriyle uğraşan “çeşitli ve değişik sayıda” akımlar vardı. İlkçağ felsefesi bize düşünce sistemlerinin zengin bir çeşitlemesini sunar: Materyalizm, idealizm, septisizm, dogmatizm gibi birbirlerine karşı akımların Antik dönemde ortaya çıkarak yan yana yaşadıklarını görüyoruz.

Ortaçağda bu çeşitlenme artık kaybolmuştur. Skolastik, Ortaçağ felsefelerinin hemen hepsinin temel karakterini oluşturur. Sonra; İlkçağ filozofları, düşünce yapıtlarının “yapıcıları” olarak anlaşılıyordu. Buna karşın Ortaçağ filozofları kendilerini “aynı sistem üzerinde birlikte çalışan” düşünürler olarak algılarlar. Ortaçağ filozoflarının üzerinde anlaşamadıkları “tek” bir sorun vardı: Bu da, Antik dönemden miras kalmış olan “tümeller sorunu”ydu. Tümel kavramların realitesi konusu, tartışmaların kaynağını oluşturmuştur. Bu sorun Eflâtun’dan bu yana süregelmiştir.

John Scotur Erigena:
Eriugena’ya göre doğanın, birbirinden ayrı olan, dört alam vardır. Önce yaratılmamış olan, fakat kendisi yaratan doğa, yani “Tanrı” vardır. Eriugena yaratmayı Yeni Eflâtunculuktaki gibi anlar. Tanrıdan, Eflâtun’un idealerini içeren doğa oluşmuştur.

Bu ikinci alanda tüm varlıkların başlangıçsız ve sonrası olmayan örnekleri bulunur. Doğanın bu ikinci alam Tanrı tarafından yaratılmıştır. Ancak, kendisi de, yaratma gücüne sahiptir. Çünkü doğanın bu bölümünü oluşturan ideler eşyanın meydana gelmesine neden olur. Doğanın üçüncü alanını, yaratılmış olan ve kendileri yaratmaktan yoksun bulunan “cisimler” oluşturur. Son olarak, doğanın bütününde ya da çeşitli alanlarında, yaratılmamış ve artık kendisi de yaratmayan doğaya; yani Tanrıya, sonunda gerçekleşecek olan, yeniden kavuşma “eğilim”i vardır. Eriugena’nın düşüncesine göre, Tanrı doğanın yalnız başında değil, sonunda da bulunur. Yani evren, Tanrıdan başlayıp yine Tanrıya ulaşan bir devir hareketidir. Doğanın tüm amacı, dönüp dolaşıp sonunda yeniden Tanrıya ulaşmaktır.

Bir cisme bir sıfat yüklediğimiz zaman, aynı zamanda, bu cismin bu niteliğin karşıtı olanlarını dışında bıraktığını söylemiş oluruz. Söz gelişi tebeşire beyazdır demek, aynı zamanda, tebeşir siyah değildir demektir de. Ancak Tanrı konusunda böyle bir yargıda bulunamayız. Çünkü Tanrının var olduğunu bile söyleyemeyiz, zira Tanrı, aynı zamanda, her şeyin içinde kaybolduğu bir uçurumdur da.

Anselmus:
Anselmus doğa ile hiç ilgilenmez, ruhtan çok az söz eder, onun tüm görüşleri Tanrı düşüncesi etrafında toplanmıştır. Onun için Tanrı tüm varlığın ağırlık merkezidir. Anselmus’un tüm çabası kutsal vahiy olan dogmaları savunmak ve temellendirmektir. Oysa iki yüzyıl sonra, Skolastiğin parlak döneminde tümüyle başka bir görüntüyle karşılaşacağız.

Anselmus’un tipik temsilcisi olduğu Skolastiğin ilk döneminden parlak dönemine geçiş, “Aristo “nün eserlerinin tanınması ile mümkün olmuştur. Aristo’nun eserleri İslâm felsefesi aracılığı ile öğrenilmiştir. Yani bu eserler Arapça çevirilerinden Lâtinceye çevrilmiştir. Aristo’nun eserleri “doğa” konusundaki ilginin yeniden uyanmasına neden olmuştur. Henüz Skolastiğin ilk döneminde yaşayan Anselmus, doğa konusuna hemen hemen hiç ilgi göstermemiştir. Oysa Skolastiğin parlak döneminde, söz gelişi Aquino’lu Thomas da, doğaya ait geniş bir ilgiye, Aristo’ya göre ayarlanmış bir doğa felsefesinin var olduğuna tanık oluyoruz.

Skolastiğin bu iki dönemi arasında başka bir farklılık daha oluşmuştur. İlk dönemin temsilcisi olan Anselmus, Kilisenin tüm dogmalarını akla uygun duruma getirmek isteyen tam imanlı bir Hıristiyan’dır. Skolastiğin parlak dönemi, iman ile kabul edilmesi gereken dogmalarla, akıl ile aydınlanması mümkün olan dogmalar arasında bir ayırım yapar.

Peter Abelard:
Roscelinus’un öğrencisi olan Abelard hocasının isimciliğini (nominalizmini) daha ılımlı ve yumuşak şekilde temsil etmiştir. Abelard Ortaçağın en ünlü ve çok okunan yazarlarındandır. Özellikle Heloise ile olan talihsiz aşkı, kendisini tümden imlendirmiştir.

Abelard bize “skolastik metodu” en güzel biçimde anlatır ve açıklar: “Bilimsel bir konu nasıl incelenmelidir?” diye soran Abelard, bu soruya şöyle yanıt veriyor: Önce konu edilen sorun ile ilgili tüm otoritelerin, yani Kilise Babalarının, Eflâtun’un ve Aristo’nun düşüncelerini bir araya toplamak gerektir. Daha sonra bu düşüncelerin birleştikleri ve ayrıldıkları noktaları belirlemek gerekir. Bu da yapıldıktan sonra görülür ki, otoritelerin düşünceleri, temelde birbirlerine uygundur. Abelard bu açıklaması ile skolastik metodu gerçekten çok doğru bir şekilde vurgulamıştır. Skolastik, gerçeği otoritelerde ve kitaplarda aramaktadır. Gerçeğin doğrudan yapılacak gözlemlerle bulunacağını kabullenmez. Ayrıca otoritelerin ana düşüncelerde uyuştukları, bir ayrılık varsa, bunun temelde değil de ayrıntılarda olduğuna inanır. Abelard skolastik metodu incelediği eserine “Evet ve Hayır” gibi dikkat çekici bir isim veriyor.

Skolastizmin Sona Ermesi
St. Thomas Aquinas:
Skolastiğin ilk döneminde felsefe, aslında rasyonalist bir ilahiyattır. Bu felsefe, insanın Tanrı ile ilişkilerini bilmek ister, bunun dışındaki konularla ilgilenmez. Üzerinde özellikle durulan sorunun yanıtı, zaten dini dogmalarca verilmiş bulunuyor. Bu nedenle, önce dogmalara bağlı olarak inanmak, sonra da bunları akıl ile temellendirmeye çalışmaktan başka yapacak bir şey kalmıyor. Oysa Skolastiğin ikinci dönemine, yani çökme dönemine geçince, bu durumun köklü biçimde değiştiğini görürüz. Bu dönem klasik şeklini Aquino’lu Thomas’ın felsefesinde bulur.

Ona göre Kilisenin kuralları ile Aristo’nun düşünceleri temelde ve içerik yönünden, birbirine uygundur. Fakat buna rağmen iman ile bilim ve felsefe bilgileri arasında bir fark vardır. Çünkü dinde, ancak iman ile kavranabilen, akılla aydınlatılmalarına olanak bulunmayan, birtakım “sırlar” bulunur. Ya da Thomas’ın kendi benzetmesi ile söylersek: İmanı bir tapınak olarak düşünürsek, bilim ve felsefe bilgileri bu tapınağın asıl içini değil, ancak girişini aydınlatabilir.

Aristo ile birlikte Thomas da her tür bilginin “deney “den kaynaklandığını kabul eder. Oysa ilk Skolastiğin tipik temsilcisi olan Augustinus’un görüşüne göre deneyin bilgi yönünden hiç önemi yoktur. Thomas’a göre bilgimizin hareket noktasını oluşturan “algı”, eşyadan birtakım hayallerin gelip ruhumuza girmesi sonunda oluşur. Bundan sonra “düşünmenin” aktivitesi başlar. Eşyadan gelen algı hayalleri akıl tarafından kavramlar haline getirilir ve bu kavramlar bize eşyanın yapısını tanıtır.Her türlü bilgi, gerek algı ve gerekse düşünme anlamındaki bilgi, kesinkes reel olan bir şeye geri döner. Bilgimizin, dışımızdaki reel dış dünyaya uygun olduğu, anlam ve zaman bakımından doğrudur. Dış dünyanın varlığından kuşkulanmanın hiç anlamı yoktur.

John Duns Scotus:
Ortaçağın bir döneminde düşünce yaşamına çok itina göstermiş olan Dominiken ve Fransisken tarikatlarından söz etmiştik. Thomas, Dominiken rahibidir. Fransisken tarikatı Thomas’a karşıdır. Bu tarikat, özellikle Skolastiğin son dönemini temsil etmiştir.

Duns Scotus’a göre, Tanrı isteyen ve “irade sahibi” bir varlıktır. Tanrı, evreni kendi özgür iradesinden, iradî bir davranış ile yaratmıştır. Bundan başka, ahlâkî değerler de Tanrı tarafından yaratılmıştır. Bundan dolayı evreni ve ahlâkı yalnızca akıl ile, yalnızca rasyonalist bir metod ile temellendiremeyiz. “İyi” Tarı’nın beğenmiş olduğu şeydir. Fakat başka şeyler de Tarı’nın hoşuna gidebilir. Tarnı’nın, bilgisine akıl erdimediğimiz iradesi, iyiyi ve kötüyü şimdiki şekilleriyle belirlemiştir. Tanrı’nın bunu niçin böyle yaptığını soramayız. Bunu yalnızca bir “olay” olarak benimseyip Tanrı’nın huzurunda eğilmemiz gerekir. Duns Scotus bu “fiil ve davranış” bir de bireyciliği (individüalizm) bağlamaktadır. Ona göre her birey bir kişiliktir. İnsan ancak dünyaya bir kez gelmiş olan kişiliği ile bir özelliğe sahip olur. O halde reel olan tümel değil, bireydir. Bu “fiil ve davranışı” ve bireyciliği (individüalizm) ile Duns Scotus, Skolastiğin son dönemini hazırlamıştır. Zaten kendisi Skolastiğin parlak dönemi ile son döneminin sınırları üzerinde bulunur.

Ortaçağ Felsefesi, Skolastik Felsefe, Skolastik Felsefe nedir, Skolastik Felsefe ne demek, Skolastik Felsefe hakkında bilgi, Skolastik Felsefe ile ilgili bilgi, Skolastik Felsefe kısa özet,

Bu yazıda aradığınız konu yoksa soruyu yazın paylaşılsın ve eklensin